22 Eylül 2013 Pazar

Karanlık, karanlık, karanlık…


Karanlık, karanlık, karanlık…

Bir gün biri, bi kapıya, bi kulağını dayayıp, içerideki birinin, bi konuşmasını dinler…

-Ne bu böyle?
--Olay bu işte!
-Hikaye bu mu, ne demek şimdi yani bu?
--Hikayesi mi! Hikayesini merak ediyon demek! Anlatayım. Bu arada saat kaç?
-Saat üç.
--Peki! O zaman iyi dinle beni.

Masalcı Dede diye biri varmış. Bu dede aynen bizim bildiğimiz gibi tatlı, hoş, sevecen, dedecen masalcı bir dedeymiş. Mahallenin çocukları bu Masalcı Dede’yi çok severlermiş. Masalcı Dede her gün tam öğle vakti saat 12:00 oldu mu, meydandaki çınar ağacının dibinde oluverirmiş. Kim Masalcı Dede’nin çınar ağacının olduğu yere geldiğini görse “heh, saat 12:00 olmuş gari” der ve ona göre hareket edermiş. Bu duruma da kimse şaşırmazmış. Neden? Çünkü o mahallenin sakinleri; Masalcı Dedenin çınar ağacının olduğu yere hep aynı dakikada gelmesini yıllardır bilirlermiş de ondan! Tabi bu durumu en iyi bilenler de mahallenin çocuklarıymış. Çoğu zaten saatler öncesinden meydana gelir ve Masalcı Dede’yi beklermiş. Tabi beklerken de boş dururlar mı! Hayıııır! Kendi aralarında deliler gibi oyun oynarlarmış. Masalcı Dede’de geldi mi, masal dinlemek için hemen yerlerini alıverirlermiş.

Masalcı Dede gelir…
Çocuklar yerlerini alır…
Civardaki herkes saatin tam 12:00 olduğunu bilir…
Her şey güzeldir…
Ve Masalcı Dede başlar günün masalını anlatmaya…

Aradan kısa bir zaman sonra meydana 3-4 yaşlarında biri gelmiş. Hemen büyük bir heyecanla çocukların oturdukları yerde onlar gibi çömelmiş. Ama Masalcı Dede işte tam burada masal anlatmayı birdenbire bırakmış ve bu yeni gelen 3-4 yaşlarındaki o kişiye:

-Sen yenisin galiba?
--Hayır ama ben hep yeniciyimdir.
-Sen bizim kuralımızı bilmiyorsun anlaşılan! Sana üç şey söyleyecem delikanlı! Şimdi sen buraya vaktinde gelmedin bu biiir! Biz de vaktinde gelmeyenleri bu gruba almıyoruz, nabıyoruz? Şu karşıdaki ağacın yanına alıyoruz ve ancak oradan masalı dinleyebilirsin, bu da ikiiii! Tamam mı?

Bu 3-4 yaşlarındaki biri, biraz mahcup biraz da sanki ceza almış gibi içten sitemli bir halde karşıdaki ağacın dibine çökmüş, aynı omuzları gibi… Fakat yine de can kulağıyla tüm çocuklar gibi o da bulunduğu yerden Masalcı Dede’yi dinlemeye çalışmış. Ama bulunduğu yerden tam olarak Masalcı Dede’nin sesini de duyamıyormuş. Böyle yarım yamalak ta olsa kulaklarını dört açmış bir halde dinlemeye gayret ediyormuş.

Ve Masalcı Dede’nin masalı bitmiiiiş. Tüm çocuklar masalın bitmesiyle birlikte büyük bir coşku ve heyecanla yerlerinden fırlayıp meydanda etrafa dağılarak oynamaya koyulmuşlar. Biri sağa biri sola derken; kendi aralarında da konuşuyorlarmış. “ben aynı o atı kullanan adam gibi olacam” “ben şimdi gidip kendime bi at yapacam, görceksiniz” “ben var ya o adamdan daha hızlı giderim ve herkesi kurtarırım” “heee, siz beni görün hele, benim amcamın atı var ya” gibi heyecanlı heyecanlı yorum yaparlar ve kendilerini masaldaki kahramana benzetirlermiş. Bir yerde gençlerin sinemadan çıkarken yaptıkları yorumlar gibi veya ihtiyarların köyün kahvesinde seçim sonucunu kendi aralarında tatlı tatlı konuşmaları gibi, onlarda kendilerince konuşurlarmış.

Bu arada Masalcı Dede 3-4 yaşlarındaki o birini el işaretiyle yanına çağırmış. Bu biri kendine bir ayrıcalık tanınmışçasına, adeta haksızlığa uğramışta şimdi onure edilecekmişçesine bir hevesle yerinden kalkıp Masalcı Dede’nin yanına gitmiş.
Masalcı Dede:
-Bak genç! Sana öncelikle şunu söyleyim. Ben senin 34 yaşında olduğunu biliyorum, bu da üç! Ve sonra seni buradan oraya yollamamı bir ceza olarak düşünme, çünkü bu bizim bir kuralımız. Bu kuralımızı öğrenmen için bu hali yaşaman gerekiyordu ve öyle oldu. Ve yine, ben bilerek o mesafeyi ayarladım ki masalımızı dinlemeye gelenlerin ilk bu eğitimden geçmeleri gerekiyor. Eğitimdeki kastım; sen beni tam olarak duyamıyordun ya, ne yaptın peki! El, kol ve mimik hareketlerime yani beden dilime bakarak bunları yarım yamalak duyduklarınla tamamlamaya ve anlamaya çalıştın, di mi! Ve böylece ağzımdan çıkanların önemi kadar beden dilini de kavramış olacaksın. Haaaaa! Masalın içeriğine gelinceeee.! Masallar hep anlatılır, hep dinlenir, hep güzel mesajlar içerir; bu işin en son kaymak kısmı. Bizim için önemli olan nedir biliyor musun? Bizim için önemli olan evlat, denizdeki ada değil bilakis adanın etrafındaki okyanustur!

Tam bu esnada yukarıdan yani havadan, misinenin ucundaki kancaya bağlı bir şekilde kıvranan bir solucan Masalcı Dede ile bu kişi arasındaki boşluğa düşer. Havada ve ikisinin yüzü arasında solucan kımıldamaktadır. Masalcı Dede:
-Bak şimdi sana şöyle bir örnek vereyim. Bu gördüğün ne? Bir solucan di mi? Şimdi şu gelen bi karışlık balığa çok dikkatli bak, napacak bakalım!
Masalcı Dede’nin dediği gibi bi karış boyunda bir balık ikisinin arasındaki solucanı fark eder ve solucana doğru gelir. Birkaç tıklamadan sonra asıl yeme vuruşunu yapar ve balık ağzıyla kancaya takılır. Derken hızla yukarıya doğru çekilir.
-Ama Masalcı Dede, bu balığın burada ne işi var?
--Balığı bırak ta, sen bu deryanın içinde olduğunun farkında mısın?

Oltasıyla tuttuğu balığı hızla çeken 25 yaşındaki genç müthiş bir keyifle balığı hemen eline alır, kancadan ayırır ve eliyle ölçerek “Masalcı dede doğru demiş tam bi karış”! Genç hemen balığı alır ve çantasına koyar. Oltasını ve çantasını toparlayıp yerinden kalkar ve yola çıkar. Çok heyecanlıdır ve kendi kendine başlar konuşmaya:
-Bugünlük bir balık yeter. Her gün bir balık tutsam toplamda tüm ömrüm boyunca bir balık tutmuş olurum. Napayım, ben bir kelebeğim, en fazla bir gün yaşayabiliyorum.
 
Heyecandan öyle hızlı gider ki neredeyse havalanacaktır. Çünkü çok mutludur. Tam  yirmi yirmibeş adım atar ki, birden ayağı bir çukura takılır, önce bi havalanır sonra başlar düşmeye…

Aşağıya doğru düşerken öyle heyecanlıydı ki… Çünkü yıllar yılı hep bu anı beklemişti. Evet maalesef beklemişti ve anca on beş sene sonra nasip oldu böyle havadan aşağıya doğru düşmesi. Keşke beklemektense bir an önce harekete geçseydi! Şimdiye kadar bu şekilde çoktaaaaan düşerdi! Olsun yine de nihayetinde olmuştu. Şimdi yeryüzüne tepeden bakıyordu ve üzerinde de paraşütü yoktu! Tüm isteği yere çakılmaktı! Acaba nasıl olurdu! Biraz deliceydi ama böyle istiyordu. Hızla yeryüzüne doğru düşerken havada gözleri birini aradı çünkü bu arada tedirgin olmuştu! Acaba doğru yolda mı gidiyordu! Baktı ki az ilerde biri var. Hemen yanına yaklaştı ve:
-Kusura bakmayın ama ben yeryüzüne gidicektim acaba doğru yolda mıyım?
--Evlat, hele bir soluk al bakalım! Bi dur bi nefes al! Ben bu yolları iyi bilirim, merak etme, sana en kestirme yolu tarif ederim ama dediğim gibi sen hele bir dur; ben böyle gençleri severim, şurada iki laf edelim! Adem bize iki çay yolla bakalım. Sen hele anlat bakalım nerelisin, nereden gelirsin, niye gidersin?...
Koyu mavi bir muhabbet…
Biraz siyaset…
Biraz toplumsal sorunlar…
Derken,
-Peki, madem müsaade istiyorsun müsaade senin. Heee, bu arada sana yolu tarif edeyim. Şimdi sen aşağıya doğru yani yeryüzüne gidicektin di mi?
-Evet.
--Sen şimdi hiç aşağıya gitme, aynen geldiğin yoldan geri dön, tamam mı! Sonra karşına bir pamuk tarlası çıkacak, hatta dur bakalım iki ayrı pamuk tarlası çıkacak, sen ikisini de geç. Ondan sonra varmak istediğin yere varırsın, tamam mı?
-Ya benim fevrim mi döndü? Ben böyle aşağıya doğru gidiyordum sanki!
--Yok dostum! Senin fevrin dönmüyor dünya dönüyor dünya, ondan öyle oldu.
-Anladım, teşekkür ederim!
--Ya bi de senden bir ricam olacak, yolda karşına bizim Adem çıkar, mutlaka görürsün, benden ona selam söyle olur mu? Çayları kendisi içsin!
-Tabi, ne demek. Soyadı ne onun?
--Soyadı, soyadı neydi onun yaaa! Niye sordun?
-Ne bileyim, ben böyle zaman zaman sorarım.
--Hah! Tamam! Sen zaman deyince aklıma geliverdi. Onun soyadı da zaman! Adem Zaman.
-Kim bu Adem Zaman?


-Adım Adem Zaman. Beni zaten hepiniz tanıyorsunuz. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki hiçbir konuşmamda bu kadar heyecanlı hissetmemiştim kendimi. Fakat bu benim ilk konuşmam. Öncelikle beni bu salona dinlemeye geldiğiniz için her birinize çok teşekkür ederim. Bi şeyi çok merak ettim, arkadaşlardan birine rica etsem… Evet sen, gel şöyle… Dur şu köşede, bir say bakalım bu salonda kaç kişi var? Sağ baştan say ve en sondaki kişiye kadar tek tek saymanı istiyorum! Şöyle gördüğüm kadarıyla şerefli misafirlerimiz, tahminen sadece ön sırada yedimilyar kişi var. Ve yine benim tahminime göre bu salonda 100 milyar civarında insan olmalı ama dediğim gibi sen yine de say. Zaten senin de bu kadar insanı sayman bi yüzelli yıl sürer. Bu süre zarfında ben de bu konuşmamı anca bitirmiş olurum. Şimdi lütfen beni rahatta dinleyin.
Evet değerli misafirler! Size az önce kim olduğumu söylemiştim. Tabi şimdi hepiniz merak ediyorsunuz ben bu mevkiye nasıl geldim!
Size yıllar önce başımdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum. Çok yıllar önce, yaklaşık olarak 50bin sene önceydi. Yani dinozorların olduğu zamanlardan bahsediyorum.
Her zamanki gibi sabahleyin işime gitmek için evimden çıkmıştım. Otobüse binmek için otobüs durağına gittim ve boş olan banka oturdum. Otobüsün gelmesine de bir milisaniye filan var. Durakta beklerken birden aklıma bir fikir düştü: “bugün de otobüse binmeyiver, bir çılgınlık yap! İşe kadar yürüyerek git” dedim kendi kendime. Ve o an şu dünyada yapacağım en büyük çılgınlığı yapmaya karar verdim. Tam da bu arada otobüs yanaştı ve ben kalktım ama o gün o otobüse binmedim. Sonra başladım yürümeye. Yürürken çok ilginç bir olay yaşadım!!! Bişeyler bişeyler bişeyler…bıla bıla bıla…vs.vs.vs…ve bu noktaya geldim demek isterdim ama olay böyle gerçekleşmedi.
Her zamanki gibi sabahleyin işime gitmek için evimden çıkmıştım. Otobüse binmek için otobüs durağına gittim ve boş olan banka oturdum. Otobüsün gelmesine de bir milisaniye filan var. Neyse bekledim ve otobüs geldi bende oturduğum yerden kalktım ve otobüse bindim. Otobüste arka sıralarda boş bir koltuğa oturdum. Bir sonraki durakta yanıma bir ihtiyar oturuverdi. O gün o ihtiyarda bir gizemin olduğunu hissetmiştim!!!. Bişeyler bişeyler bişeyler…bıla bıla bıla…vs.vs.vs…ve bu noktaya geldim demek isterdim ama olay böyle de gerçekleşmedi.
Her zamanki gibi sabahleyin işime gitmek için evimden çıkmıştım. Otobüse binmek için otobüs durağına gittim ve boş olan banka oturdum. Otobüsün gelmesine de bir milisaniye filan var. Ben başka başka düşüncelere dalmışken acı bir fren sesi duyduğumu hatırlıyorum! Gözlerimi hastanede açtım. Sonradan anladım ki dinozor kafalı bir adam arabasıyla bulunduğum durağa girmiş ve beni de arabasıyla ezmişti. Ve şu anda iki ayağımda protez!
Nasıl ama hikâyem, çok komik di mi? Hadi bakalım şimdi herkes sırayla bulundukları mevkie nasıl geldiğini anlatsın, çok heyecanlı olacak bu!
-Efendim kapıda bir asker var ve kulağını dayayıp burada konuşulanları dinliyor.
-Yapma ya, demek o kadar oldu he! Saat kaç?
-Saat beş efendim.
-Vay be, demek sabah ezanı vakti geldi. Sen git askere söyle namazını kılsın öyle uyusun tabi uyuyabilirse. O şimdi daha ilk günleri ya, olur böyle şeyler…

Aydınlık, aydınlık, aydınlık…

(Askerdeyken ilk günlerimde-2012)

Hiç yorum yok: