22 Ekim 2011 Cumartesi

Bak    ama    hissetme.
Hisset  ama   çaktırma.
Çaktır  ama    kaptırma.
Kaptır ama     bırakma.
Bırak   ama    ağlama.
Ağla    ama     aldırma.
Aldır   ama     unutma.
Unut    ama     bakma. (Mayıs,2000)

DERİN ABİ!

Galatasaray Niye Kazandırttırıldı?
Galatasaray Türkiye’de hiçbir takıma nasip olmayan UEFA kupasını aldı, hayırlı olsun. Gözümüz yok bu kupada ama kupa hakkında ve kupaya bağlı bir takım mide bulandıran cinsten olaylar var ya, işte bu onlarda ister istemez kulağımız oluyor.
Ben futbolla büyüdüm. Okul takımındaki başarımın yanı sıra gazetelerde boy boy fotoğraflarımızın yer alması bir gurur kaynağı da olsa, asıl beni için en önemli tarafı eğlenceli günler olması. Hele hele maçları seyretmek binim için vazgeçilmez bir zevk. Bu bir de stadyumda olursa bir hafta etkisinden kurtulamam. Bu konuyla alakalı satırları uzun tutmak mümkün fakat şimdi daha önemli olan iddialar! Bir futbol fanatiği olarak duyduklarım beni çok kötü bir şekilde şaşırttı. Havsalam almıyor! Bu bilgileri belki de Türkiye’de ilk ben yazıyorum diye de gurur duymuyorum kendimle, bilakis utanıyorum! Bunlara siz de inanamayacaksınız! Zaten inanmanızı da beklemiyorum..!
Fatih Terim’in mazisini incelememizde çok büyük bir ayrıntının olduğunu söylemek istiyorum. İşte isterseniz isminden başlayalım:
Fatih Terim gerçek ismi değildir. Avrupa’dan fii tarihinde gelen bir heyet büyük araştırmalar ve büyük testler neticesinde “işte bu çocuk olacak” dedikleri kişidir o! Bu heyet kendilerine bu noktada gelecek vaat eden bu sporcuyu -kendisinin zırnık bir bilgisi olmadan- eğitmeye başladırlar. Fatih Terim’in bugün bu süreçten haberi var mı bilmiyorum ama bana kalırsa ufakta olsa “bu işler bazen benim isteğim dışında gerçekleşiyor ama fena da oluyor” dediğini duyar gibiyim. Ama bunlar da bir kenara; aslolan Fatih’in bunu bilmesi ve olaya belli bir sınıra kadar vakfı olduğunu zannetmesidir. Tabi O, belli bir sınırı düşünemez ayriyetten her şeye vakıf olduğunu zanneder. Bu bir kuraldır. Fatih’te bu kuralın kurban olma keyfini sürmektedir.
Peki, Terim çok iyi bir hoca mı? Maalesef! Kendisine verilen emeklerin çoğunu boşa çıkartmıştır. Galatasaraydan önceki çalıştırdığı takımlar da var. O takımlar da bu başarıyı gösteremeyen, nasıl oluyor da Galatasarayı UEFA’ya yükseltiyor? Buradan iki neticeye varabiliriz: Birincisi, Terim’de göründüğü ve pohpohlandığı kadar başarı yok. İkinci olarak ta Galatasaray böyle bir başarı için zaten hazır bir sisteme sahipti.
Fatih Terim’e o kadar isim arasından Fatih isminin verilmesinin de bir takım hikmetleri var elbette. Yani olayın İstanbul’un fethini gerçekleştiren F.S.Mehmet’le yakından uzaktan bir bağlantısı var. Hem de çok büyük! Buna bir tür intikam duygusu da diyebiliriz..! Şimdi bu konuya girersek boğuluruz. Çünkü bu konu taaaaa yüzyıllar öncesine kadar gider. Biz bu kadarla yetinelim, zaten arif olan anlar!
Hal böyle olunca geriye sahada büyüklerle oynamak kalıyor. Bu nasıl olacak? Bazı taktiklerle ve illüzyonlarla! Size sadece bir örnek vereceğim: Oyunda penaltılara kaldığımızı hatırlıyorsunuz! Karşı takım üç atıştan sadece birini atabildi,.düşünebiliyor musunuz? Dünyanın en iyi takımlarından birinde oynayan, dünyanın en iyi oyuncularından iki kişi penaltı da gol atamıyorlar..! Bana şahsen komik geldi. Bizim üçüncü ligin herhangi bir takımı bile bir tanesini ya da olmadı diğer bir tanesini muhakkak atardı. Tabi bu bizimkilerin daha iyi olduğunu göstermez, yeter ki şartlar eşit olsun. Böyle bir şeyin olması da mümkün ama olmaması da! Tabii ki bu maçımız da biz böyle bir şeyin olabileceğini gördük. Gösterdiler bize yani! Yalnız dediğim gibi bazı taktikler sayesinde! Maçtan günler sonra gol atamayanlardan bir “ ben topu sol köşeye attım ama sizinde gördüğünüz gibi top sağa kaydı ve sanki bir etki varmış gibi direklere çarptı.” “Eeeeh, nolmuş  yani!” diyorsunuz gibi geliyor bana! Haklısınız ama yine sahadaki görevlilerden E.A. maçtan önceki bir hafta içinde bazı yetkililerin gelip özellikle kale direkleriyle ilgilendiklerini ayrıca kale direklerini söküp bazı yerlerini değiştirdiklerini hayretle anlatıyordu. Tabi bu arada topun içine yerleştirilen -ama nasıl yerleştirildiği bilinmiyor ve nasıl bir teknoloji kulandılarsa, bunu fark ettirmediler- mıknatıs sistemi, olayı koparan bir durum!
Bütün bu maddeleri ve ayrıntıları birleştirdiğiniz zaman; içinde sado-mado duyguları ağır basan bir güruhun UEFA zaferini bize takdim ederek başarıyla kotardıkları tarihi bir hesabın fotoğrafını göreceksiniz.
Ama önce gözlüklerinizi değiştirin! Ya da gözlükleriniz kalsın, siz kendinizi değiştirin! (Mayıs,2000)

18 Ekim 2011 Salı

DERİN ABİ!

Hayatı planlamak! Bi bakıma yani bakımlar arasından bir tanesini kastediyorum burada. Bu arada bir tanesi de aynı bir bakıma da ki manayı veya fonksiyonu ihtiva ediyor. Bir bakıma, planın hayat bulması demektir. Yani hayatı planlamak; planın hayatlanması demektir. Hayat bulan bir plan aslında planlanan bir hayattır. Peki, planlanmayan bir hayat gerçek şu ki; planlanan bir plansızlıktır. Buradan da şuna varabiliriz: Planlanan bir hayat, plansız bir plandır. Bir hayat planı varsa ve bunun plansız olarak planlanması mümkün olmayacağına göre planlanan bir plansızlıkta aslında planlanmıştır. (Mayıs,2007)
Türkiye’de deli başına düşen akıllı sayısı kaç?
REKLAMA REKLAM
Hani vatandaş aynanın karşısında tıraşını daha yeni bitirmiş vaziyette bekliyor. Sonra ses: “Birazdan bu adam avazı çıktığı kadar bağaracak. Ama acısına değil, şimdiye kadar başka markalara verdiği paraya bağırıyor. Kendi kendine pişmanlık duyuyor ve canhıraş bağırıyor.
Keşke; vatandaş şimdiye kadar boş geçirdiği zamana, hayata, günahlarına…vs.’ ye bağırıp ağlıyor olsaydı. (Mayıs,2007)

TEZAT ABİ!

-Hıımm! Anladııım! Tezat abi, peki hayatımızı nasıl planlıcaz?
-----Şimdi kardeşim, önce kalemi, kağıdı alacan eline. Önceliklerini yazacan. Hedeflerini koyacan. Bir sene içinde şunları yapacam vs. On sene sonra şu durumda olacam, filan.
-On sene mi? Yok be abi, biz daha önümüzü göremiyoruz ki,on senenin hesabını yapalım.
-----Kardeşim, elin gavuru yirmi sene sonrasının hesabını yapıyor. Otuz sene sonra elin Amerikası; Avurpa, Asya ne durumda olacak ona bakıyor, naaaber!
-Doğru söylüyon be abi, bizim daha çoook işimiz var.
-----Yahu iş dedin de, bak aklıma geldi şimdi. Benim kalkmam lazım. Evde yapılacak tamir işleri filan vardı. Saat 19:30’a kadar bitirmem lazım.
-Hayırdır Tezat abi, niye 19:30’ kadar?
-----Olm, anlasana benim dizi başlıyor o saatte. Hemi demin muhabbet neydi, plan di mi! Benim bugünkü planım bu işte!
-Vay Tezat abi beah! Çok planlı adamsın harbiden!! (Mayıs,2007)

17 Ekim 2011 Pazartesi

ZİHNİ ABİ!

----Bunu yapmıcaktın!
-Neyi?
----Bunu!
-Neyi yahu?
----Bunu yapmıcaktın!
-Neyi lan neyi?
----Yapmıcaktın!
-Adamı hasta etme lan. (Küt,pat,küt)
----İşte, bunu yapmıcaktın!
-!
REKLAMA REKLAM
Asitli içeceklerden bir ürünün tv reklamında; delikanlı kutudan kafaya dikip içmeye başladığı an, bir fıstıkla öpüştüğünü görür veya hisseder. Yani bu ürünü içmek çok zevkli, keyifli vs. Yanisi bu ürünü iç.
Keşke bunun bir benzerini şööööyle yapabilseydik: Yine bir delikanlı bir cola kutusunu kafaya diker ve bir kurşun sesi duyar kulaklarını tırmalarcasına. Sonra şaşırarak ve hayretle bir defa daha da diker. Bu sefer de kurşunun bir kafaya girdiğini ve kafayı parçaladığını görür. İşte bu minvalde bir reklam çalışması daha iyi olurdu kanaatimce. (Mayıs,2007)

TEZAT ABİ!

-Değişim hakkında ne düşünüyorsun abi?
----Şimdi, ben önce şunu söyleyim: Biz, Türkiye olarak ne zaman değişime kapılarımızı açtık, o zaman bu ülke adam olur. Bir zamanlar adam gibi adamdık. Ama sonra hasta adam olduk. Niye? Çünkü değişime ayak uyduramadık. Günümüze dönersek, gelişmiş ülkelere bakın! Hepsi de değişimi yakalamış ülkeler.
-Tezat abi değişecez diyorsun yani?
----Eevet! Zor bişey değil ki bu! Heeee! Tabi bu benimle seninle olacak iş değil. Bu toplumsal bir olay. Herkes açık olacak bu konuda. Mesela eğitim! Bizdeki eğitim ezbere dayalı bir sistem, yanlış! Yanlış kardeşim! Avrupa bu konuda bizden ileri maalesef. Adamlar işi çözmüşler. Baktılar olmuyor, eğitimin yapısını değiştirdiler. Bu kadar basit.
-Abi, eğitim dedin de aklıma geldi, bu arada söyleyim. Geçen arkadaşlarla konuşuyorduk burada, sen yoktun. Böyle bazen okuma günleri filan yapsak. Nasıl olsa burada her gün toplanıyoruz. Haftada birkaç günde yararlı bir kitaptan birkaç sayfa okusak filan dedik. Ne dersin abi, sende katılır mısın?
-----Yaaani, valla kardeşim, iyi düşünmüşsünüz. Şimdi bizden geçti artık! Siz bak daha delikanlısınız. Sizin için çok güzel olur, bende katılmaya çalışırım in şal lah! (Mayıs,2007)

DERİN ABİ!

Değişim! Birçoğumuz değişimi severiz. Birçoğumuz da değişimi sevmeyiz. Peeekiii, çoğumuz değişimi seviyorsak, haliyle sevgilerimizi değişim üzerinde çoğunluğu oluşturabilecek şekilde tutanlar olarak bir çoğunluk oluşturabildiysek ve bunun adı çoğunluksa; çoğunluğun zıddı da azınlık olması gerekirken ve bu kelimenin olması gereken yerde azınlığın zıddı olan çoğunluğun olması, cümleye farklı bir anlam katar.
Bu durum 5’in altındakiler ve 5’in üstündekiler gibi algılanmamalı. Çünkü 5’in altındakilerin toplamı, 5’in üstündekilerin toplamından her zaman azdır. Bu mutlaktır ve değişmez.
İşin aslı; çoğunluğu oluşturan azınlıktır, azınlığı oluşturan da çoğunluktur. (1) Şimdi bu son cümledeki bölümü tekerlek çevirir gibi çevirdiğimizde ve aynı zamanda (1) diyerek aşağıya düştüğüm nottaki bölümü de çevirdiğinizde ve bu iki çevrilen cümlelerin gözünüzün önünde arka arkaya geldiği vakit ortaya çıkacak manayı görebilirseniz işte o zaman ne demek istediğim, daha iyi anlaşılabilir. Bu noktadan, matematikteki 8 bilinmeyen denklemler mesabesine denk düşecek olan “aslında hepimiz çoğunluğuz aynı zamanda hepimiz azınlığız”a kadar gider amma; işin orası daha derin bir konu.
(1) Azınlık olmasaydı çoğunluk; çoğunluk olmasaydı azınlık olmazdı. (Mayıs,2007)
Puf! Gözümle gördüğüm, konuştuğum, karşımda duran bir kişinin aniden, birden yok olması nasıl oluveren bir şey acaba!
Tabi akla böyle birden yok olan biri denildiğinde kimler gelir? Sihirbazlar, Allah dostları, inler, cinler… Malum sihirbazlar kaybolmazlar. Bir şeyin içine giriverirler ya da perdenin arkasına geçerler ve buna benzer kamufle edici bir unsurları mutlaka vardır. İnleri ve cinleri bilmem; nasıl gelirler nasıl giderler, Allah uzak etsin. Allah dostları vardır yani keramet sahibi insanlar. Duymuşuzdur mutlaka “ bana sonra dedi ki, şunu yap, bunu yapma, sonra birden kayboldu” benzeri muhabbetleri. Ya da “umrede iken, birden bi baktım, karşımda hocamız! Sonra nasıl olduysa birden kayboldu” gibi. Tamam işte! Mesele bu! Nasıl kayboldu? Hangi arada yok oldu? Haşa, bu tür olaylara inancım tam; Allah diledi mi “ol” der, diledi mi “yok ol”. Benimkisi gereksiz bir merak işte, Allah affetsin.
Şimdi karşımda biri var ve ben biliyorum ki 2 saniye içinde kaybolacak. Peki nasıl? Birden puf mu olacak, ardından duman mı bırakacak? Ya da müziğin kısılması gibi mi? Hani filmlerde görürüz; ruh dünyadaki yarım kalan işini bitirmiş ve veda ederken efekt sayesinde 2-3 saniyede yavaş yavaş gözlerimizin önünden silinir ve kaybolur.
Acaba gerçekte nasıl kaybolur? Böyle an an görmek isterim açıkçası. Bu bir insan olabileceği gibi bir eşya olabilir, bir araba olabilir veya bir dünya!  (Mayıs,2007)

11 Ekim 2011 Salı

Bir karakter, bir sahne, bir film nasıl oluyor da; bir zihin, bir insan ve bir toplum üzerinde bu kadar tesirli olabiliyor!
Buradaki köprü; görüntüden göze ve sesten kulağa giden yol. Ama bu işin önemli kısmı zihinde bıraktığı iz. Etkilenen zihnin, ruha ve bedene etkisi. Ve bu etkinin neticesinde geri dönüşüm başlıyor.(Aralık,2007)

KESME ŞEKER PORAGRAMI -FRAGMAN-(SORGULAMADA)

-Söyle laooaaoaon!
      ·Bana mı dedin sen onu, he! Söyle bakalım hangi ağzınla söyledin onu? Ağzına acı biber süreyim mi? He, bana mı dedin, bana mı dedin “söyle laoaoan” diye, he?
-Evet kahrolası sana dedim, napacan he, napacan!
      ·E, konuşacam! Sen demedin mi bana, “konuş” diye?
-Eee! Ben dedim?
·Bilmem, ben mi dedim!
-Bilmem!
·Sen demediysen kim dedi, ben mi dedim?
-Bilmem, sen mi dedin?
·Eh tabi, ben dedim. Söyle bakalım, ne iş yapıyorsun, çalışıyor musun, avare misin, he?
-Abi, valla genelde çalışıyorum.
·Görevin ne senin?
-Sorgulama işi yapıyorum…Konuş lan! Söyle bak kafamı kızdırma. Ne biliyorsun?
·Bana dedin di mi?
-Eveeeeet, sana dedim, anladın mı, sana, sana!
·Söylicem, söylicem. Gerçi ben şimdi söylersem Türkiye yerinden oynar, 65 milyon insanıyla. Ama, şimdi her şeyin bi vakti var öyle değil mi? Ne demişler; “çay deminde güzeldir”.
-Yaaa! Bak ne güzel söyledin. Bi de ne demişler!
·Ne demişler?
-“Demir tavında dövülür” demişler.
·Yaaa, kim demiş?
-Atalarımız demiş.
·Heee, kime demişler?
-Bize, hepimize demişler.
·Mmmm, peki niye demişler?
-Bilmem, belki bigün birini sorgulamaya çektiğimde bu sözü hatırlatırım diye söylemiş olabilirler.
·Yaaaa!
-Yaaaa, yukarıda geçen paragrafta yazar ne demek istemiş anladın mı? Ya da bu sana bir şeyler anımsatıyor mu?
·Valla, bi düşüneyim. Demir.. eeeh, tavında …eeeh, dövülür.
-Heh işte! Orasını istersen ben düşüneyim. Dövme meselesin diyorum!
·İyi, çok istiyorsan sen düşün o zaman! 2 saniyen vaaar ve dııııt, süreniz bitti! Eee, neyse ben sana aslında başka bir şey diyecektim; mutlu olmanın sadece bir yolu var.
-Nedir o?
·Mutlu olmanın yollarını bilmek! Bak şimdi mesela, içinde bulunduğumuz ortamı görebiliyorsun di mi?
-Evet, görebiliyorum.
·Yaa işte, ben göremiyorum! Şu gözümdeki bezi çıkartırsan ben de görebilirim. Yani ben göremiyorum, sen görebiliyorsun, anladın mı?
-Eveeeet, anladım! Mesela benim elim var ve elimle sana vursam, bi tarafın acır mı?
·Acır!
-O zaman söyle!
·Tabi, ne söylicektim?
-Ne biliyorsan anlat!
·Bişey bilmiyorum!
-Peki, benden günah gitti. (bir el silah sesi)
·Aaaah, ayağımı vurdun!
-Evet, konuşuyor musun!
·Ama hep sabahtan beri ben konuşuyorum, biraz da sen konuş.
-Peki! (bir el silah sesi)
·Aaaah, öbür ayağımı da vurdun!
-Evet, farkındayım, söylicek misin yoksa devam mı edeyim?
·Bana baksana sen, hiç hayatında vuruldun mu?
-Hayııır!
·İyi o zaman sen git. Ben şimdi sana ne desem anlamazsın. Bana vurulan birini getirin.
-Yo, yooo! Gerek kalmıcak zaten. Çünkü birazdan sen vurulacakların yanına gideceksin. Hatta ondan sonra hiç ayrılmıcaksınız birbirinizden. Şimdi sana son kez diyorum, söyle!
·Yahu kardeşim ne söylicem, ne konuşcam. İki saatten beri konuş konuş. Ne söylicem, söylemiyon ki, hayret bişey! Fragmanın başından beri söyle de söyle! Tamam kardeşim ne söyleyim, sen onu bana bi söyle?
-Yaa, harbiden ya! Ben sana söylemedim dimi ne söyliceni?
·Hayır!
-Şey şey söylicem…Millet ne düşünüyor benim programım hakkında?
·Haaaa! Sen onu merak ediyoooon!
-Evet, onu merak ediyom!
·Desene sen o programın sunucususun?
-Hı! Nerden anladın?
·Konuşmandaaan!
-Artık çok şey biliyosun.
·Yo yo! Şaka şaka yaptım.
-(bir el silah sesi)
(Aralık,2000)

10 Ekim 2011 Pazartesi

Örnek 1: Bu nedir? Cep telefonu, bir kere kullanıyorsun ve atıyorsun.
Örnek 2: Bu nedir? Fotoğraf makinesi, bir kere kullanıyorsun ve atıyorsun.
Örnek 3: Bu nedir? Araba, bir kere kullanıyorsun ve atıyorsun.
Örnek 4: Bu nedir? Ev, bir kere kullanıyorsun ve atıyorsun.
Örnek 5: Bu nedir? Dünya, bir kere kullanıyorsun ve atıyorsun.
“Dünya: Bir kullanımlık yaşam alanı” (Aralık,2009)

9 Ekim 2011 Pazar

KESME ŞEKER PORAGRAMI -FRAGMAN- (KAĞIT)

"Bir adam elindeki kağıda birşey yazdı ve kağıdı havaya fırlattı.
Rüzgar kağıdı aldı uçurdu, uçurdu ve kağıt yere süzülerek düştü.
Oradan geçmekte olan ama düşünceli olan bir adam yerdeki kağıdı aldı. Üzerindeki yazılanı dikkatle okudu ve oradan bir anda sevinçle uzaklaşıp gitti. Elindeki kağıdı da fırlatıp attı.
Rüzgar kağıdı aldı uçurdu, uçurdu ve kağıt yere süzülerek düştü.
Bu sefer yerden kağıdı alan orta yaşlı bir bayandı. O da pürdikkat kağıda yazılanı okudu ve bayanın birden yüz hatları değişti, gerildi ve  ağlamaya başladı. Sonra elindeki kağıdı O'da fırlatıp attı.
Rüzgar kağıdı aldı uçurdu, uçurdu ve kağıt yere süzülerek düştü.
Bu sefer de çok ihtiyar bir amca yerdeki kağıdı farkettiği gibi bastonuyla kağıdı sıkıştırdı ve eğilerek eline kağıdı aldı. İhtiyar amca birden, ne hikmetse güldü."
Yönetmen: "Stooop! Bu çekim şimdi oldu işte, şimdi oldu işte" dedi ve şunları da ekledi. " Hey, amca tebrik ediyorum seni"
Bütün set ekibi toparlanır ve herkes telaş içinde ortalıkta iken kağıtta kenarda bir köşede duruyordu. Orada tüm çekimleri takip eden meraklı bir çocuk hızlıca o kağıdın olduğu yere doğru koştu, eğilerek çekimlerde kullanılan kağıdı yerden alarak yine tüm merakıyla gözden geçirdi ve o kağıtta "HAYAT" kelimesinin yazılı olduğunu gördü.
Bu meraklı çocuk buna bir anlam veremedi ve sanki istediğini bulamamışçasına dudağını bükerek o kağıtla uçak yapmaya başladı. Kağıttan uçak yaparak büyük bir heyecanla havaya doğru fırlattı.
Kağıt rüzgardan güç alarak uçtu, uçtu ve süzülerek tam yere düşüyordu ki gizemli bir el kağıdı havada tutuverdi. İki eliyle kağıdı tekrar düz bir yaprak haline getirdi ve cebinden bir kalem çıkararak şu notu yazdı:
"Kesme Şeker Programının Katkılarıyla" (Aralık,2000)

6 Ekim 2011 Perşembe

Allahu Teala bize deseydi: “Ey kullarım, sizleri bin sene yaşatacağım ama ilk iki dakikanızda şu köprüden geçmek zorundasınız ve kesinlikle etrafınıza bakıp ta aşağı düşmeyin yoksa geriye kalan zamanınızı acılarla geçirirsiniz. Yok, eğer dikkatli olursanız o zaman bin sene rahat yaşarsınız.”
Bin sene için iki dakika dişini sıkardın di mi ey nefis? İki dakikalık dünya hayatı ile binyıllık sonsuzluğu kıyaslar isek durum ortada. Durum ortada olmasına ortada amma; idrak nerede? 

ZİHNİ MEVCUT AN'DAN BİR KARIŞ İLERDE OLANLAR

Bu tip insanların gözleri fırıldak gibi döner. Bir şey anlatırken ağzı farklı bir hal alır gözleri farklı bir hal. Senle konuşur ama aklı başka bir yerde başka bir hesap peşindedir. Sende zannedersin ki beni dinliyor. Aslında dinlerde ama kendini vermez.
Bu tip insanlara zeki denir. Zekiliğin bir ölçüsüdür bu. Gerçekten de öyle hani bir deyim var: Aklında kırk tilki var, kırkının da kuyruğu birbirine değmez. Bu deyim kişinin çok zeki olduğunu ifade edebilir ayrıca kurnaz birine de işaret eder.
Deyimdeki hayvanın tilki olması konuya da uygunluk kazandırmıştır. Tilki kurnazlığı ifade eder malum. İşin içine üçkağıtçılıkta giriyor. Üçkağıtçı hem zeki hem de dalavereci bir kimsedir, niyeti kötüdür yani pek sevilmez.
Zeki insanlarında sevileni sevilmeyeni vardır. Tabi bu kaide tüm insanlar için de geçerlidir. Zeki insanlar genelde hayranlıkla izlenir ve imrenilir. Kimisi çekemez yani yediremez yani kendinden üstün olduğu için ona karşı negatif duygular besler.
Bir hikaye: Eskilerden zekiliği ile bilinen biri. Bir gün arkadaşlarıyla pazar içinde giderken bir adam görür ve arkadaşlarına bu kişinin yabancı bir muallim olduğunu ve buraya da kaybolan kölesini aramak için geldiğini söyler. Gerçekten de öyledir. Peki nasıl oldu da bildi bütün bunları. Şöyle ki: Adamın elbisesindeki çamurun renginden onun işte şu yöreden olduğunu anlar. Zaten birini aradığı bellidir. Adamın özellikle çocuklara sorması onun çocuklarla haşır neşir olduğunu dolayısı ile muallim olduğunu anlar. vs... Yani anlaşılacağı üzere belirli ip uçlarını birleştirdikten sonra ortaya bir netice koyabilirsin.
Buradan da şunu anlayabilirsin ki zeki biri teferruatları görebilen ve dediğim gibi ipuçlarını değerlendirebilen kişidir de ayrıca. Ama hepsi bu değildir. Zekiliğin geniş bir araştırmasını yapmadım ama işte ne derler şu kadar çeşittir, şöyledir filan falan.
Yine mesela aklıma gelmişken bir kitaptan alıntı yapayım: “15 dakikalığına Einsten  olabilirsiniz” diyo. Ne dersin bu işe! Ben derim ki niye 15 dakika da küllü değil. 15 dakikalık bir servet bana hayal kırıklığından başka bir şey vermez. Ama fırsattır o ayrı. Neyse, beynin matematik işlemlerini gördüğü yere birtakım işte ne bileyim frekanslar gönderiliyor. Orası bir güzel çalıştırılınca da bana mısın demiyor. Ne sorsan alırsın cevabını neredeyse.
Velhasılıkelam zekilik durumlara göre de farklı bir hal alabiliyor.
Şimdi bana sorarsan zekilik nedir diye, derim ki; yerinde ve rızaya uygun olarak kullanabilirsen ne ala, yok başka türlüyse at çöpe. Bir de şu var ki rahmetli Hoca Efendi derdi bir müessesenin başına zeki biri gelir sonra her şeyi eline alır, güzelde götürür işleri ama sonra bir meseleden dolayı görevden ayrıldı mı arkada bir enkaz bırakabilir. O yüzden bu tür konularda işleri tek bir kişiye bağlamamak gerekir. Gerçi konu burada dallandı ama neticede Allah zekilikten ziyade bizlere bir akıl versin.(Nisan,2003)

BİLİNMİYON

Dünyanın evrende işgal ettiği hacim ne kadardır?
Tabi evrenin bir hacmi olduğu gibi bir sonu da mutlaka var. Bizler her ne kadar bu hacmin ölçülerini bilmiyor olsak da bu böyle.
Burada cevaptan önce bilmemiz gereken, öğrendiğimiz bilgiler ışığında sürekli büyüklüğünü güncellediğimiz bir büyüyen büyüklük karşısında yine sürekli bu büyüklüğün içinde küçüklük oranının gitgide küçüldüğü bu küçük dünyanın, tüm evrene tesir eden fonksiyonu veya konumunun ne olduğu!
Farz edelim ki, 1 sayısından başlayarak bütün bilinen sayıları da aşarak bilinebilinecek en büyük sayıyı ki biz buna Bilinmiyon diyelim; tüm sayıları tek tek yazalım ve bir zincir yapalım. Başı sonu nereye varır bilemem ama burada dünyamıza tekabül edecek olan sayı da 1 olsun. Şimdi bu zincirden veya bu sıralamadan 1 sayısını çekip alalım, tabi 1 sayısının geçtiği her sayı da dahil olmak üzere ve bunu biz “geriye kalan sayıları böyle kabul ediyoruz kardeşim” diyerek kesip atalım. Haliyle geriye ne kadar çok sayı kalsa da netice de hiçbir hükmü kalmayacaktır. Bütün sayılar var ama 1 sayısı yok! Bundan sonra böyle!
Aynen böyle, evrenden dünyayı çekip alırsanız evrenin ne esprisi kalır bilemem. En iyisini Allah bilir. Dolayısıyla neticeyi kelam, madem bir esprisi kalmıyor, soruyu şöyle sormak lazım o halde:
Evrenin dünyada işgal ettiği hacim ne kadardır?  (Ekim,2011)           

Unutkanlık; çok etraflıca bir konu ama asıl konu bu değil. Asıl konu neydi, neydi! Bu durum işin şakasıydı tabi. Mesela:   -"Senle ne günlerimiz geçti bee!" diyebilirsin bana amma    -"Neleer, neleer geçti be! Anlatsana." deme! Hatırlamıyorum pek! Ya da çoğunu hatırlayamıyorum!

3 Ekim 2011 Pazartesi

Toplumumuzun Damarlarında Yer Alan Stratejik Refleksler

  1. Muhakemesiz bakış.
  2. Gizli koyvermişlik.
  3. Bana dokunmayan yılan...
  4. E nolmuş ki!
  5. Amaaaan!
  6. Akışına bıraak!

1 Ekim 2011 Cumartesi

ZİHNİ ABİ!

İçerde
-Olmaz beyfendi!
---Bana bak, sen benim kim olduğumu biliyor musun?
-Biliyorum.
---Seni varya mahvederim, gösteririm ben sana!
-Gösterebilirsiniz.
---Yapmıyor musun, sen şimdi?
-Hayır efendim.
---Ben şimdi arıyorum müdürünü telefonla.
-Tabi, buyrun arayın.
---Sen beni yanlış anladın aga.
-Yoo!
---Bak bi güzellik yapsan he!
-Malesef.
---Hadi be!
-Üzgünüm.
---Allah senin belanı versin.
-Verdi zaten.
---Seni süründürmezsem bende..
-Olur.

Dışarda:
---Yahu, Beni hiç dinlemedi bile, terbiyesiz herif.
---Bana ileri geri konuştu, küfretti.
---Yaa bırak yaa! Beş para etmez o ya!
---Sana birşey söyleyim mi ben, hiç iyi biri değil o.
-Bana mı dedin?
---Yoooo!

9 Temmuz 2011 Cumartesi

2011 SEÇİMİNE AZ KALA

9


...ve bir gün mahallesinden sorumlu olan Kral, ülkesini yönettiği hücresinden çıkarak tüm dünyaya şu meşhur uzun soluklu konuşmasını yapar:



"Çıplaksınız!"

.........................................



8

...oysa ki okulda kesinlikle üç kişi yoktu. Bunun üzerine geline söylendiğini düşünen kızı istenen uyarıyı sezemeyen eltisine imalı imalı ısrarlı bir tutum sergiledi ve dönüp dedi ki:....

...........................................



7

-saygıdeğer bruce le; bu hareketi nasıl yaptınız biz çok şaşırdık?

---öncelikle zor oldu.

-peki sayın jet li; siz bu hareketi nasıl yaptınız, biz çok heyacan duyduk?

---öncelikle kolay oldu.

-peki sayın görev li; siz bu hareketi nasıl bitirdiniz, biz çok müteessir olduk?

---öncelikle ..... oldu.

..........................................



6

-Bakın değerli hemşerilerim! Biz, kalite çemberini genişletip; güvenlik çemberi oluşturacağız. Beni mazur görün, çünkü bu çemberleri çizmeseydim kafayı çizecektim.

...........................................



5

Tam o esnada halkın içinden bir çocuk çıkar ve; -Amca,amca! Bu çemberleri çevirmek için sopanız var mı!

-Var evladım var, sopası da var. Ammma, önce işi ustasından öğrenmelisin. Ve asla sopanı kiraya verme, tamam mı?

...........................................



4

Usta ise, bacaya bir şöyle baktı bir böyle baktı,gözlerini kıstı, sağ eliyle çenesini tuttu: "-Bu bacanın işi bitmiş kardeşim, biz başka bir bacaya bakalım.

...........................................



3

-alo! vatan miillet sakarya! Açsana telefonu!

--efendim canım kardeşim.

-abi, ben nasıl daha büyük ve geniş düşünüp hareket edebilirim, bunun yolu nedir?

--kardeşim konuşalım da, önce ortak bir noktada buluşalım. Şimdi nerdesin?

-tuvaletteyim ben şimdi, aklıma takılmıştı da!

--!

...........................................



2

Bilge palyaço derki: 12 dengeli ile 12 dengesiz toplansa ve futbol oynasa, sonuç ne olursa olsun kimseyi tatmin etmez. Ama denge sizseniz çok rahat hedefe 12'den vurulabilirsiniz.

............................................



1

-hey akıllı kimse yok mu orada!

--kimsin sen, nasıl düştün bu kuyuya?

-ya, ben bu kuyunun başına geldim.

--ee,eee?

-sonra o malum taşı atacaktım kuyuya.

--ee,eee?

-sonra, tam atacaktım, ayağım kaydı ben düştüm içine.

--afferin sana, deli misin be kardeşim sen?

-evet, bildiğin deliyim ben.

..........................................



0

delilere ve akıllılara selam olsun.

deli ve akıllı olmayanlara da kelam olsun.

...........................................



-1

Ben bişey anlamadım

.............................................



Gel benim güzel -1'im gel. Sen yalnız kaldın, ben sana bir çorba ısmarlayım.

24 Şubat 2011 Perşembe

İSRAİL İÇİN,

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ İÇİN,

TÜM DÜNYA YAHUDİLERİ İÇİN,

KOLA İÇİN.

ORANLAR

Günümüzde ne kadar da önemli oldu bu oranlar.
–Efendim, şirketimizin ciroları geçen seneye oranla %15 artmış durumda. Geçen sene bu ay yaptığımız ciroyu %3 arttırarak bu ayıda karlı kapattık.

-GSYİH verilerine baktığımızda 10 sene önce 70 milyar iken geçtiğimiz sene bu oranı %30.3 artış sağlayarak 100 milyar yaptık. Kişi başı gelirlere baktığımızda…

-Kardeşim oranlarını getir bi bakalım. Yani dün ne yaptın bu gün ne yaptın, yarın ne yapmayı hedefledin. Böyle elde hiçbir veri yokken ne hesabı yapalım, söyler misin bana!

-Değerli konuklar, geçmiş yılları az önceki sunumda hep beraber değerlendirdik. Şimdi geleceğe bakalım. Bakın buradaki tabloda eğitimde nerede olduğumuzu görebiliyoruz. 2020 yılında bakın, hangi aşamada olduğumuz ortada..



Bunlar tabiî ki son derece önemli. Ben bu tabloya bakarak hayatımızda ki etkisini de düşünerek ileride neler olabileceği hakkında %0.0001 oranında düşündüm…!

…………………..

-Sevgilim beni ne kadar seviyorsun?

=sevgilim seni %35 seviyorum. İnan bu oran ayda bir görüştüğümüz gerçeğini baz aldığımızda günde %1.02 ye tekabül ediyor ki bu oran dünyamızda beni ilk 500 binin içine alır. Ortalama dünya bazında ve nüfusumuzu 12 milyar olarak ele alırsak benim senin sevme oranım bu oranın % 1.004 ‘ü kısmına giriyor. Ve sana şunu söylemeliyim sana olan bu sevgim benim işime olan sevgimin tam olarak %1.01 kat fazlası.

-Sen beni sevmiyorsun..!

…………………..

-Baba bana 10 lira verir misin!

=Oğlum, bu para için bir proje oluşturdun mu?

-Evet baba.

=Aferin, o zaman önce bi sunumuna bakalım. Sonra karar veririz.

…………………..

-Oğlum seni döverim haa!

=Nasıl dövecen beni? Senin beni %60 lık dövme ihtimaline karşılık benim %6.5 sakat kalma, %12 hastanelik olma,%22 karşılıklı kapışma ihtimali varken ve ilk veriye göre hastane masrafları, sonrasında mahkeme masraflarını da düşünürsen hiçte mantıklı bir davranış olarak gözükmüyor. Oysaki yapılan son araştırmalara göre insan sinirlenme oranları önceki 10 yıla göre %09 düşme gösteriyor. Sen kalkıpta dövecen beni ha! Hangi yüzyılda yaşıyorsun!

YAPTIKLARIMIZ ve YAPMADIKLARIMIZ

Hepimiz bir şeyler yaparız, yapmaya çalışırız, yapamayız, yapmayız vs.


Acıkırız yemek yeriz.

Çalışırız acıkırız sonra yemek yeriz.

Para isteriz, çalışırız sonra acıkırız.

Araba lazım olur, para buluruz ama çalışırız.

Gitmek isteriz, araba alırız, para buluruz.

Tatil yapmak isteriz sonra gideriz, araba alırız.

Borçlanırız, tatilde soyulmuşuzdur çünkü gitmişizdir.

Çalışırız, borçlanırız, tatil yapmışızdır.

Acıkırız öncesinde çalışırız çünkü borçlanmışızdır.

Dır dır dır…Böyle işte hayat! Bunlar gündelik hayatın meşgaleleri. Ama hedefler vardır, planlar vardır, zorunluluklar vardır, olması gerekenler vardır bir yandan.

Ben burada yaptıklarımdan, ben şunu hedefledim ve gerçekleştirdim aslanım diyebileceklerimden bahsetmek istiyorum. Artık yeter, bıktım yapamadıklarımı dile getirmekten. Artık olumlu bakacağım, önüme bakacağım, ufka bakacağım… Şimdiye kadar öncelikle kendim için yaptıklarımdan bahsedip sonrasında yapacaklarımdan bahsedeceğim. Evet, yaptıklarım:

1. ..!

Yok yok, önce yapmadıklarımdan bahsedeyim sonra aklıma geldikçe ben onları yazarım…

20 Şubat 2011 Pazar

TSPT

  • En somut haliyle mutlu ve huzurlu olmanın yollarından birini keşfettim: Eş,dost ve akraba ziyaretleri.(Şubat,2011)

TSPT

  • Hayatımda yokmuş bir dava, değil tutunacak bir dal,
         Aynalara baktım meğerse bir sürüngenmişim, oldum bir hal.

         Kapıyı araladım; o kurbağa benmişim, suyumu kendim ısıttım!

         Hani aslandım, kraldım; bak ortada kalakaldım.(Şubat,2011)

TSPT

  • Bebekken, çocukken, lisedeyken, bekarken hep annem hizmet etti. Öğrenciyken, bekarken,çalışırken hep birileri hizmet etti. Evliyken hanımım hizmet etti. Ben her safhada hizmet edilen oldum. Teşekkür ettim, toparlarken yardımcı oldum, arkadan süpürdüm belki ama hizmet edilen oldum hep ne hikmetse! Şimdilerde hizmet sektöründe bir işletmenin başındayım. Hayret! Bu vesile ile en azından insanlara hizmet etmek nedir onu öğreniyorum, hizmet etmeyi öğreniyorum.(Şubat,2011)

TSPT

  • -Erkekler "Gerilim Teorisi" ni kendilerinde geliştirmeye çalışmalıdırlar.
           -Ya bayanlar?
          
         - Onlarda zaten bu özellik mevcut.(Şubat,2011)

TSPT

  • Zeka / akıl / feraset / vs; olayların hacmini, derinliğini, yüksekliğini ne kadar fazla eraflıca değerlendirebilmenin bir ifadesidir.(Şubat,2011)

7 Aralık 2010 Salı

Birşey

Sadece bir şey istiyorum. Ama istediğim bu bir şey istemediğim her şeyi de kapsıyacak bir şey olacak.
İstemediğim fakat istediğimin içinde olacak olan bu her şey aslında istemediğimin dışında bir şey olacak.
Bir şey istemiyorum dediğim zaman bile; bir şey istiyor olacağım.



Sadece bir dayak istiyorum. Ama istediğim bu bir dayak istemediğim her dayağıda kapsıyacak bir dayak olacak.
İstemediğim fakat istediğimin içinde olacak olan bu her dayak aslında istemediğimin dışında bir dayak olacak.
Bir dayak istemiyorum dediğim zaman bile; bir dayak istiyor olacağım.



Sadece seni istiyorum. Ama istediğim sen istemediğim seni de kapsıyacak bir sen olacak.
İstemediğim fakat istediğimin içinde olacak olan sen aslında istemediğimin dışında bir sen olacak.
Seni istemiyorum dediğim zaman bile; seni istiyor olacağım.

13 Mayıs 2010 Perşembe

TSPT

Yüz yüze gülerek, konuşarak kılıçlarıyla karşılıklı olarak oralarını buralarını kesenlerin savaş alanıdır bazen toplantı.(Aralık,2010)

5 Ocak 2010 Salı

Garip!

Ortada şöyle bir laf var: "Aaah! Keşke bu zamanda çocuk olsaydık!" İyi güzel de şunu da düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum; bu laf her devrin yetişkinlerine mi ait? Yok bu doğru bir tahmin değilse o zaman şu aklıma düşüyor; o zaman bu lafı son devrin yetişkinleri sarf ediyorsa, bu onlarda ve derinlerde bir şeylerin eksik ve yetersiz olduğunu ifade eder. Ya da bu konuda nankörlük hissi bu devrin yetişkinlerine ait. Bunu geçiyorum ve tekrar öyle yada böyle söylenen bu lafa geliyorum:"Aaah! Keşke bu zamanda çocuk olsaydık!"...
Bunu bir kenara koydum. Peki yine ortada şöyle bir laf var: "Şimdiki çocuklar ne oynuyor ki, oysa eskiden ne oyunlar oynardık, ne oyunlar vardı di mi azizim! Saklambaç, körebe vs..." Bu ne şimdi? Hani bu zamanda çocuk olsaydık ki ye ne oldu?
Geleyim sadede: Her ikisi de doğru ama her ikisi de genel bir ifade değil, o kadar!

26 Aralık 2009 Cumartesi

SÜNNETÇİ





Senaryonun Tarihi: 2000
İsmi:  Arslan Poliklinik
Maksat: Konuyu ayrı ayrı kesitler sunarak pekiştirmek.

Huuvuvuvuuuvvvyyyuvv...(Kar fırtınası sesi veya uğultusu. Sesler ekoludur.)
-Aahmeeeeeeeet!
=Hayıır baba!
-Oğluuuum, Ahmeeeeeeet!
=Olmaz babaaa! Gelmek istemiyoruuuuum!
-Tamaaam oğluuuum, Arslan  Polikliniğe gidicez! Hadii geri dööön!
-Tamaam! (Vur patlasın, çal oynasın, davullu, zurnalı bir sünnet düğünü.)
(O her zamanki egzantirik ses ile) “Çocuklar işin ciddiyetini biliyorlar.”
-----------------
Dış,dış,dış,dış,(at sesleri, kişneme sesleri-Kansasta bir kasaba)
=Hayır hayır istemiyorum!
-Heeey kaçııııın!
=Uzak durun bendeeen!
 -Tamam evlat! Vazgeç artık! Sen kazandın, Arslan Polikliniğe gideceğiz.
-Tamaam! (Vur patlasın, çal oynasın, davullu, zurnalı bir sünnet düğünü.)
(O her zamanki egzantirik ses ile) “Çocuklar işin ciddiyetini biliyorlar.”
-----------------
(Telsiz sesleri, Nasa Ay'da bir iş üzerindedir.)
-Evet dünya şu anda Ay'dayız.
=Aramaya devam edin.
-Dünya, çocuğu bulduk!
=Güzeeel! Şimdi onu ikna etmeye çalışın.
-Hey evlat! Bak babana çok masraf çıkarttın. Vazgeç bu inadından! Hadi gel artık!
=Hayııır! Ben hiçbir yere gitmiyorum!
-Hadi ama uzatma artık!
= Olmaaaaz! Ben de marsa kaçarım!
-Bak evlat! Baban Arslan Poliklinikle görüşmüş, hadi!
-Tamaam! (Vur patlasın, çal oynasın, davullu, zurnalı bir sünnet düğünü.)
(O her zamanki egzantirik ses ile) “Çocuklar işin ciddiyetini biliyorlar.”
-----------------

20 Aralık 2009 Pazar

Bulduruluşlar10-KOL SAATİ(GÜNEŞ KOL SAATİ)

Saatimizin camı yarım kubbe şeklinde cam bir fanustur. Saatin kadranından kubbeye kadar yükselen bir çubuk var, aynı şemsiye gibi düşünelim. Saatinizi güneşli bir günde düz bir şekilde tuttuğunuzda çubuğun gölgesiyle saatin kaç olduğunu anlayabilirsiniz. Yalnız güneşin olmadığı zamanlarda ne yapacaksınız?
Güneşin kaybolmasıyla birlikte pek tabi gölgede kayboluyor di mi? İşte tam bu zamanda devreye dijital sistem giriyor. Aynı, gece fosforlu saatlerin ışıldaması gibi görüntü ortaya çıkıyor ve saat aksamadan görevini sürdürüyor. 

Bulduruluşlar9-PRATİK KALEM

Aşağı yukarı serçe parmağı kadar büyüklüğü olan bu kalemi duruma göre; saat ya da kendinden bileklik özelliği ile kol bileğine takabilirsin. Şeklini kafanda oturtman için şöyle söyleyeyim; sapı düz olan yarım bir gözlük düşün. Bu aletin daire olan kısmını bileğine takıyorsun. Sap kısmı avucun içine doğru bakacak ve daireye bitişik olan kısmı oynar vaziyette olacak ki bileğe zarar vermeyesin. İşte pratik kalemimiz bu sapın içinde. Yapman gereken tek şey öbür elinin yardımıyla sapın uç kısmına tükenmez kaleme basar gibi basmak olacak. Ve kalem yerinden fırlayacak. Eeh! Diyeceksin ki bu çok küçük. Evet ama saptan çıkan küçük kalem radyonun anteni gibi iç içe girik bir vaziyette evlat! Ne haber! Aç kalemi, olsun sana normal bir kalem ama pratik kalem! Hadi hayırlı olsun bakayim.

Bulduruluşlar8-SESİ DUVARDAN GEÇİREN CİHAZ

Farz et ki evindesin ve oturma odasında kitabını okurken bir sesle irkildin. Nerden geldiğini anlayamadığın bu ses sana hitap ediyor. Şaşırırsın herhalde di mi? CIA’mi, cin mi, yoksa psikolojik bir rahatsızlık mı? Yine farz et ki müdürünün odası ile aranızda bir duvar var ve sen içerde ki toplantıda neler konuşuluyor merak ediyorsun. Ne yapman gerekiyor? Bunların cevapları tek bir cihazda toplanıyor yavrum! Şöyle ki; emzik büyüklüğünde bir cihaz. Şekline gelince bir yüzü çanak şeklinde diğer yüzü mikrofon olarak görev görsün yeter.            
Konuşulanları dinlemek istiyorsan daya duvara dinle. Ya da daya duvara, konuş cihaza doğru ve o cihaz bu sesi alarak belli bir ölçüde duvarda yayarak öbür tarafa aktarsın. Hulasa hem sesi alsın hem sesi versin. Anladıysan; cihaz sesi duvara yayabiliyor, yani ses frekansını duvar içinden geçirme meselesi bu. Sesin frekansıyla oynanabildiğini gazetelerden okumuş olman lazım. Mesela, aynı odada sen müzik dinlerken bir başkası hiçbir ses duymadan kitabını okuyabilir. Neyse, bu  cihaz senin gizli görevinde kullanman için üretildi. Bu çip 5 saniye sonra...

Bulduruluşlar7-TUVALETLERDE LSD SİSTEM

Tuvaletlerde konumlandırılacak bir sistem. Sen girdin diyelim ve kapıyı kapattın. Sistem çalışmaya başladı. İçerden ve dışarıdan gözüken lisidi ekranda kaç dakikadır içeride olduğun görülecek. Buna bağlı olarak haceti için gelen biri de düğmeye basacak ve sen o kişiyi dışarıda ne kadar beklettiğini bileceksin. Yalnız, oturduğun yerden elini uzatıp kapıyı aç kapa ve ekranı sıfırla olmayacak..! Bunun için de ya mesafeyi uzak tutmak gerekir ya da kapının sonuna kadar açılması gerekir. Ya da bir göz olacak ki çıktığını ve girdiğini görsün.

Bulduruluşlar6-GSM FREKANSLARINI BLOKE EDEN CİHAZ

Özellikle camilerde gsm frekanslarını bloke eden bir cihaz.(

Bulduruluşlar5-OMUZ ASKILI TELEFON

İlginç bir tasarımla boyun kireçlenmelerine-ağrılarına faydalı bir olayımız olabilir.(Sonraları “Sıkıysa Yakala” filminde gördüm ben bu aparatı, lanet olsun dostum) 

Bulduruluşlar4-PARA ÜTÜLEME MAKİNASI

Malum para makinesini hepimiz biliyoruz. Her geçen gün daha bir gelişmişi vitrinlerde yerini alıyor. Peki neden kırışık parayı da sayarken düzeltmesin bu makine! (işi ne?)

Bulduruluşlar3-TRAFİKTEKİ ÜÇÜNCÜ GÖZ

Trafiktesiniz ve arabalar almış başını gitmiş. Önünüzde onlarca araba var. Siz niye bu trafik akmıyor diye sabırsızlıkla bekliyorsunuz. Bu arabalar niye gitmiyor kardeşim! Bir kaza mı oldu Allah korusun, yoksa bir patlama mı, ne? Bu merak bile adamı çileden çıkarır.
Bir nebze rahatlamak için basın  ön paneldeki düğmeye; arabanın üstündeki ufak kamera harekete geçsin. Kamera anten gibi istediğiniz kadar (maksimum 1 metre, abartmaya gerek yok) yükselsin. Siz de yine önünüzdeki ekrandan metrelerce ilerideki engeli görmüş olacaksınız ve tabi ki rahatlayacaksınız haliyle.
Bunun bir de ekonomik olanı var! Polislerin zulada bekleyip daha sonra harekete geçtikleri bir an vardır. İşte tam o anda arabanın üstüne elleriyle koydukları aparatı düşünelim. İşte yine bu aparata benzer kameramızı üste kendi ellerimizle koyduktan sonra aynen ekrandan izleyebileceksiniz tüm gelişmeleri. 360 derece dönebilenler biraz fiyatlı olabilir. Bu aradaa! Bu cihazın arabanın tepesinde unutulup düşerek kırılması garanti kapsamında değil...:)

Bulduruluşlar2-DİJİTAL TESBİHLİ KALEM

Taşlarla başlayan, tanelere geçirilmiş bildiğimiz klasik tespih derken mekanik tespihler de hayatımıza girmiş oldu. Dijital Tespihli Kalem de bunun son örneği olabilir. Belki var belki yok piyasada, ben görmüş değilim. Normal bildiğimiz kaliteli bir tükenmez kalemin orta yerine yerleştirilmiş ufak bir ekran ve yanında da tuş fonksiyonları. Basit bir parça! Olmayacak bir şey değil. Bunun saat örneğini hatırlıyorum. Saatli de olabilir ama bu tespih fonksiyonunu eklersek harika olur! Parantez içinde; saatlerimizin bile inancımızın hassasiyetlerine göre yapılmadığını göz önünde bulundurursak bunu  normal görebiliriz.
Kalem; herkesin, elinin altında olmasını istediği bir alet ki öyledir zaten. Durum böyleyken bu tespihte yanında hem kalem taşıyan hem de tespih taşımak istemeyenler için ideal olur kanaatindeyim. Özellikle yolda yürürken, otobüste giderken vs. gizlice zikir etmek isteyenler için. 

Bulduruluşlar 1-DEV IŞIKLI/GÖLGELİ ALLAH YAZISI

Caminin bir cephesini ele alalım. Gece yerden cepheye doğru verilen ışıkların, belirli yerlere verilmiş kıvrımların (oyuk, çıkıntı. vs) etkisiyle ortaya çıkan “Allah” ve buna benzer yazılar. Normalde böyle bir yazı bakıldığında gözükmeyecek ama ışık, kıvrım ve  gölge yardımıyla ortaya hoş bir manzara çıkartılabilir. Bunu bir de devasa boyutta düşünürsek!

Filim gibin…

Ekmek kırıntısı iki ufak taşın arasında kalmış ve rüzgârın etkisiyle bir o taşa çarpıyor bir diğer taşa. Taşların arasına girmeye çalışan bir karınca ise giremeyeceğini anladı ki, karınca kararınca gözüne kestirdiği kırıntıyı almakla yetindi. Yetindi ve kendisi kadar olan kırıntıyı yüklendi. Taşların arasından karınca kırıntıyla birlikte evine doğru yollanırken ve gözden kaybolurken rüzgâr tüm tesiriyle taşları titretmeye devam ediyordu.
Bu ufak tefek taşlar adeta bir tepenin eteklerinde toplanmışlar ve sanki tepeyle bir bütünlük oluşturmuşlardı. Adeta tepenin süsü gibiydiler. On beş metre yükseklikteki bu ufak tepenin tepesine çıkıldığında önünden akıp gitmekte olan bir yol görünmekteydi. Uzun bir yol.
Tepenin bir yönü yola bakıyordu ve bu tepenin bu cephesi güneş görmüyordu. Bu gölgeli tarafında 3 kişi gözüktü birden. Bu 3 kişi belli ki yol kenarında ve tepenin güneş görmeyen bu tarafında beklemektedirler. Ama, sabırlı bir bekleyiş.

Abdullah yolun en kenarında ve ayakta. Önünde ise bir teleskop var. Uçsuz bucaksız bu dümdüz yolda, karşıdan gelmekte olan arabalara bakıp ne model olduğunu söylüyor.

Abdullah:         -Ford Taounus geliyor arkadaşlar. Ne dersiniz?
Yahya:             -Yok! Bence değmez.

Yahya’da ayakta bekliyor. Ayakkabısının ucuyla yerdeki taşları birbirinden ayırıyor ve çizgiler oluşturuyor. Öylesine vakit geçiriyor veya vakit geçerken öylesine hareketler yapıyor.

Yahya:             -Sen ne diyorsun Hüda?
Hüdaverdi:       -Boşveriiin! Birazdan benim araba gelir, ona bineriz. Bu kadar zaman boşuna mı bekledik burada.

Hüdaverdi ise bağdaş kurmuş ve dizüstü bilgisayarını da açmış hazır bekliyor.

Abdullah:         -Aha! Mercedes geliyor. Enfes bir şey.
Yahya:             -Hangi modeli?
Abdullah:         -İnanmıcaksınız ama E320.
Hüdaverdi:       -Ooooo! İşte ben demiştim. Plakası ne?
Abdullah:         -34 AYH 65, rengi metal. Tekerlekleri yok…Şaka şaka!
Hüdaverdi:       -Hadi leyn!
Yahya:             -Bir şey çıktı mı Hüda?
Hüda:               -Hayır! Biraz bekleyin!
Yahya:             -Abdullah, bu şimdi uçarak gelir. Gelmesi ne kadar sürer?
Abdullah:         -Hocam, merak etme, öyle pek hızlı gelmiyor. Aşağı yukarı 120’ile filan geliyor.
Yahya:             -Bu çok iyi. En azından orta yaşlı biri galiba he?
Abdullah:         -Evet, öyle bir tipi var. Bir adet gözlük var. Numaralı gözlük. Ve kimse yok yanında.
Yahya:             -Gözlük mü?
Abdullah:         -Ha, pardon! Gözlük gözünde değil, torpidonun üstünde duruyor.
Hüdaverdi:       -Heeeh! Arkadaşlar, bilgilere ulaştım. Adamın adı; Vedat Sönmez. Aksaraylı ve eveeet! Doğru tahmin etmişsin adam 62’li, yani orta yaşlı.
Yahya:             -Resmi var mı adamın, yanlış tahminde bulunmayalım.
Abdullah:         -Arkadaşlar 40–45 saniye sonra araba gelir buraya.
Hüdaverdi:       -Bir saniye, kimliğe ulaştım. Adam gözlüklü dedin di mi Abdullah?
Abdullah:         -Evet, adamın gözlüğü var ama dediğim gibi önünde duruyor.
Hüdaverdi:       -Büyük ihtimalle bu adam.
Yahya:             -Ayrıntı var mı başka Abdullah?
Abdullah:         -Bakıyorum, bakıyorum. Araba oldukça sade. Bence şu an müzik dinliyor. Adam habire radyoyu bızıklıyor.
Yahya:             -Bu çok iyi. Adamın keyfi yerinde o halde. Kafasına göre müzik arıyor. Bu bizim açımızdan iyi bir şey.
Hüdaverdi:       -Burda başka bir bilgi yok.
Abdullah:         -Son 30 saniyee.
Yahya:             -Araba bayağı yaklaştı. Bir şeyler bulmamız lazım. Google baktın mı Hüda?
Hüdaverdi:       -Ben de şimdi oraya yazıyorum adamın adını. Oba! Bir şeyler çıktı galiba. Bilmem ne mağazasının açılışı filan diyor. Adamın mağazası var ağbiiii!
Abdullah:         -Var ki adamda böyle bir araba var yani. Yalnız adam bize baka baka gidecek arkadaşlar.
Yahya:             -Bi saniye, bi saniye. Abdullah, aynasında asılı masılı bir şey var mı?
Abdullah:         -Ya! Olsa söylicez di mi ya! Son 20 saniye.
Hüdaverdi:       -Tüh ya! Kaçıracaz resmen arabayı.
Yahya:             -Ya, Hüda! Yok mu başka bir şey internette? Adam Aksaraylı, başka bir şey, başka ne olabilir… Vay anasını yaa!
Abdullah:         -Durun bisaniye, arabanın arkasında bir gazete var.
Yahya:             -Ne gazetesi belli değil mi?
Abdullah:         -Vay beah! İnanmayacaksınız ama bu bizim Sakarya’nın En Dolu Gazetesi arkadaşlar! Aloo! Araba geldi siz de görüyorsunuz di mi haliyle!
Hüdaverdi:       -Şansa bak bee! Adam hem hemşerimiz hem de mercedesli. Durduralım arabayı kardeşim! Bırak planı, programı.
Yahya:             -Durun bisaniye! Hüda, senin çantada yeşil tişörtün vardı, ver onu hemen. Abdullah sen de çıkar tişörtünü.
(Vııınnnnnnnnnn….)
Abdullah:         -Yuh,adam bi durur be!
Hüda:               -Gettti, gettiii!

……………………………………………………….

Bunlar da kim, ne diye yolun kenarında bekliyorlar, acaba otostopçu mu bunlar! Diye düşünerek bakıp geçen mercedesli adam, gayri ihtiyari orta dikiz aynasına gözü kaydı.
Aynada gözüken tablo şöyleydi: 3 delikanlı da ayakta ve var güçleriyle havaya zıplıyorlar.
Ve biri, elinde yeşil-siyah renkli tişörtleri havada sağa-sola sallıyor.
Hafif bir gülümseme belirir şoförün yüzünde. Araba durur ve 3 delikanlı pılısını pırtısını
toparlayıp hızlıca arabaya doğru büyük bir mutlulukla koşmaya başlar. Operasyon başarıyla
sonuçlanmıştır.

98 YAZIYDI ve ALIN YAZISIYDI

M.S:1998

Yine üç arkadaş, bigün oturup karar vermiştik. Güzel bir gezi gerçekleştirmek istiyorduk ve bu geziyi otostopla yapacaktık. Üçümüz de gençliğimizin zirvesinde, heyecanlarımızın doruklarındaydık. Sadece bunlar değil tabi otostop olayının gerekçeleri; yol masraflarından kısacağımız parayla çok daha fazla yerler gezmek fikri de vardı mesela. Aşağı yukarı on günlük bir gezi planlamıştık Her şey hazırdı, izinler de alındı ve ilk durağımız Muğla / Marmariiiis! Yihuuuu!
Neden Adapazarı’ndan aheste aheste başlamadık? Cevabı şuydu; bir an önce kendimizi Akdeniz’in engin sularına atmak istiyorduk. Dedik ve terminalden otobüse bindiiiiik. Haydi vira, bismillah…

MARMARİS

Sıcak bir ağustos ayı ve bu ayın güzel bir 3. günü.
Gözlerimizi açtığımızda sabah olmuş ve her yer aydınlıktı. Otobüsün camlarından etrafı gözlemliyor ve çok heyecanlanıyorduk. Öğleye doğru Marmaris’in göbeğinde indik. Otobüsten iner inmez o sıcak rüzgar nasıl da püfür püfür esiyordu. Sanki sobanın kapağı açılmışta içerdeki sıcaklık yüzümüze vuruyor. Bu duruma şaşırıyoruz, pardon sadece ben şaşırıyorum zira; arkadaşlar önceki sene buralara tatile gelmişlerdi. Ter namına bir şey yok vücudumuzda. Emin Kelekçi ağabeymizin selamı ile gittiğimiz Celil abi (hemşerimiz olur) bizi çok güzel bir şekilde karşıladı ve ağırladı. Hatta inanır mısınız, kalmamız için yatını bile bize teslim etti. Yani teslim etti derken koca yat zaten durduğu yerde duruyordu. Bize sadece kalmak için müsaade etti dersek daha doğru olur.
Tam 3 gün kaldık biz o yatta, dolayısıyla Marmaris’te. Gündüzleri bol bol gezme fırsatımız oldu. Karış karış geziyorduk. Datça’ya filan gittik. Tatilin tatil bölümünün keyfini çıkartıyorduk doyasıya. Habire yüzüyorduk. Gece olunca da yatta kalıyorduk. Her şey tam istediğimiz gibi başlamıştı. Ta ki, 3.günün sonuna kadar. Her şey gizemli ve korkutucu olmaya başladı. Bir anda karanlık çöktü ve her tarafı sis kapladı. Bahçedeki salıncak kendi kendine sallanıyordu ve iç gıcıklayan gacır gıcır sesi ortalığı rahatsız ediyordu. Ve sonra bir kedi beliriverdi, karanlığın içinden miyavladı sinsice. Boş bir konserve kutusu da tangır tungur sen çıkararak olaya heyecan katıyordu adeta. Sonra bir gölge belirdi. Sonra da kayboldu. Ve en önemlisi altta yani fonda gergin bir müzik vardı… Ya, enteresandır bu “her şey tam istediğimiz gibi başlamıştı” cümlesi beni nerden nereye savurdu. Filmlerde hep böyle olur ya, sonra bir anda tüm bu yaşananların aslında maksat gerginlik olsun diye olduğunu anlarız. Haydaaa! Tekrar film de döneriz başa. Şimdi burada olduğu gibi..
Bu keyifli 3 gün içerisinde yemek sorunumuzu sorun olmaktan çıkaran İsmail amcaya da bol bol dua ettik. İsmail amca da kim? Lokantanın sahibi. Marmaris’in en ucuz ve en nezih mekanıydı diyebilirim. Yani tam bize göreydi. Tıka basa yiyorduk ve çok uygun bir fiyata yiyorduk. İsmail amcayla ara ara muhabbetlerimiz olmuştur. İşin en güzel tarafı İsmail amca ile vedalaşırken cebimize yol harçlığı bile koydu! Her ne kadar ya olur mu, gerek yoktu filan dediğimiz halde:)
Vakit gelmişti artık. İsmail amcayla, Celil ağabeyle ve tüm Marmaris’le ayrılma zamanı. Bir bakıma otostop olayımız başladı gari. Uzun ve yorucu yollar bizi bekliyordu.

Sırtımızda çantalarımız, Marmaris’e girerken giriş, çıkarken de çıkış yolunda yürüyoruz. Acemilik midir nedir, kimse durmuyor! Sıra sıra o meşhur hareketi yapıyoruz, duran yok! Nihayetinde halimize acıyan bir minibüs durdu (tabi biz öyle bir psikolojiye giriyoruz ki “ki, bu psikolojiyi yolculuğumuz boyunca çok defalar yaşıyoruz” artık bize acıdı da o sebepten ötürü almak için durdu diye düşünmeye başlıyoruz.) ve otostopla ilk bindiğimiz araba bu minibüs oldu. Ve sonrasında duran arabaların ardı arkası kesilmedi. Gezimizin en rahat geçen otosu klimalı Honda model bir arabaydı. O sıcaklarda arabada klimanın olması bizim için vazgeçilmez bir konfordu. Bizi bu konforla götüren Erol abi ile şimdilik ayrılıyoruz…!

Yolculuğumuza bir Uno model otomobille devam ediyoruz. Malum Unosu olanın ya parası vardır ya da unvanı(tabi o yıllarda). Bu avukat çıktı. Biz de bu durumda Türkiye’nin işlemeyen hukukundan dem vurmayı ihmal etmedik.

Yolculuğumuz sırasında üç önemli konu vardı:
1-Hangimiz arabaları durduracak,
2-Hangimiz müsaitse şoförün yanındaki koltuğa oturacak,
3-Nelerden konuşulacak .
Önemli idi çünkü özellikle, muhabbeti sarmayan bir şoförü –tamam abi sen bizi müsait biyerde bırak deme lüksümüz yoktu.  Bunlar muhabbete göre şekilleniyordu. Birimiz yorgunsa diğeri arabaları durdurma işlemini üstleniyordu vs. işin eğlenceli kısmı ise şu muhabbetlerde geçiyordu:
-Ya, olum, çekil, çekil kenara çekil, bir araba durduramadın kaç saattir! Bak şimdi bana, nasıl hemen durduruyorum. Vııınnnn, vınnnn,…lan bu da durmadı…. Bak şimdi, bundan sonra geçen ilk beş arabada durduracam… Yuh beeee! Bu da durmadı.
-Gördük durdurmayı, çekil çekil! Şimdi beni izleyin. Araba nasıl durdurulurmuş bana bakın da bir şeyler kapın..
-Aha durdu, yihuuuu….
-Hadi len ordan(duran arabaya doğru koşarken) o zaten duracaktı. Koş koş!
- Koş,koooş!
Akıp geçen saatler bizi (tabi sıcaklık ve tabanlara kuvvet faktörünü unutmayalım) hayli yıpratmıştı. Bununla beraber araba durdurma işi hayli zorlaşıyor ve isteksizleşiyordu.
Genelde prensip icabı arabayı durduran kişi ön koltuğa geçer ve şoförle muhabbeti ağırlıklı olarak o yapar ve konuşmanın ana hatlarını o belirler. Tabi bu durum şoförüne göre de değişebiliyor.
Nasıl her insan farklı ise ve nasıl her evin havası farklı ise; her bindiğimiz arabanın da içindeki şoförüyle, ortaya çıkan atmosferi de farklı olur. Yani bir kere şoförler farklı farklı insanlar ve arabalarına aldığı kişilere bakış açıları da farklı olur. Bindiğiniz her araba birbirinden farklıdır. Aynı model olsa bile iç dizaynı, döşemesi, kokusu..vs. hadi diyelim olmaz da; ikiz şoföre ve ikiz arabaya denk geldik bu seferde arabanın camından baktığın dış mekan/çevre farklı, di mi yani! Dolayısıyla ortaya DNA sarmalı gibi çok farklı kombinasyonlar çıkıyor. Uzatmayalım, ortaya şu çıkıyor: Her otostop olayı, içinde farklı muhabbetler barındırır. Ve bütün bu muhabbetler o an için özellikle otostopu yapan kişilere özeldir. O an için diyom çünkü bi zaman sonra fazla bi önemi kalmaz. Ama bu da dediğim gibi muhabbetin derinliğine göre değişebiliyor. Aslına bakarsanız bu işin felsefesinden daha iyi olanı; bu işi yapıyor olmak. O sebepten yola devam ediyoruz.
Günün siftahı; kamyonet. Yolculuk esnasında –bakalım bugün ilk olarak ne tip bi arabaya binecez veya bugün ilk hangimiz bir araba durduracak diye çok konuşmuşuzdur. Bunlar inanın eğlenceli şeylerdir. Ama işte; güne hangi arabayla başlarsan, bak bi daha bütün gün o tip arabalar karşına çıkar gibi batıl bir inanç çıkarımını kastetmiyorum. İşin eğlence kısmından bahsediyorum sadece. Dediğim gibi bugün yine kamyonet. Bizim için kamyonet ya da Ferrari fark etmez. Biz kadir kıymet bilen otostopçularız.
Gezimizin en kısa otostopu; 500 metre aşağı yukarı. Allah razı olsun bak! Adama helal olsun, inceliğe bakar mısın? Yardımseverliğe bakar mısın? Şuradan şuraya 500 metre, ne olacak, demiyor. Benim de bu çorbada bir kaşık tuzum olsun diyor. Eeeee! Karıncaya sormuşlar hikayesini herkes bilir…

Fethiye / Ölüdeniz.
Yüzleşme…

Dağların, yeşilliklerin arasından Fethiye’ye doğru giderken, buralara kadar gelmişken Ölüdeniz denilen yere uğramazsak hoş olmaz diye düşünüyorduk. İkindi vakti Akdeniz’in kıyısına varmıştık. Daha denizi görmeden gökyüzünde uçan insanları görmek bile bizi oldukça heyecanlandırmıştı. Biz de şu zımbırtıyla uçalım filan diye heveslensek de bizi aşardı. Zengin işi anlayacağınız(o yıllarda çok pahalıydı). Zaten bizim hedefimiz uçmak değil; gezmekti, ne de olsa di mi!
Ölü Deniz’in adı ilk etapta itici geliyor ve alışana kadar da bu iticilik devam ediyor. Zamanla güzelliği ortaya çıkıyor. Her ne kadar güzel olsa da, burada da güneş kayboluyor ve gece başlıyor. Biz kumsalda kalmayı tercih ettik ve geceyi de burada geçirecektik. Bizim yanımızda öyle yatak, yorgan, yastık gibi eşyalar yok haliyle. Bi zaman sonra her yeri sessizlik kaplayınca yatma vakti gelmişti. Kumun üzerine inceden bir şeyler serdik. Üzerimize de bikaç parça bişeyler uydurabilmiştik. Yani açıkçası bu kadar soğuk olur diye de düşünmediydik.  Sabaha kadar nasıl yattık o soğukta; bir biz biliyoruz bir de Allah. Bu vesileyle gezimizi sorgulama fırsatı bulmuştuk. – lan olum, ne işimiz var burada. Kimden çıktı bu fikir. – Ne akıl  vardı da buralara kadar böyle geldik. – Ya! Allah belamızı vermesin… Ancak, uyanıp yollara düştüğümüzde, öğle sıcağında kendimize gelebilmiştik.

Yılın en rezil otostopu! Biz güle oynaya giderken bir taraftan yanımızdan geçen arabalara hareket çekiyoz ve böylece mutlu bir şekilde hayatımıza devam ediyoruz. Derken bir araba daha geçerken yanımızdan yine hareketi çektik ve araba sağa doğru kenara yanaştı. Biz tabi yihuu! Hemen arabaya doğru koştuk, zihnim beni yanıltmıyorsa Abdullah arabanın sağ kapısına doğru koştu, Hüdaverdi sol kapısına doğru, ben de arka kapıya doğru koştum. Biz arabanın kapılarını açmaya çalışırken; enteresan bir şey oldu! Arabanın şoförü olan beyefendi arabasından indi ve bize şaşkın şaşkın bakıyor! İşte biz o zaman anladık bir şeylerin ters gittiğini amma nafile! Beyefendi: –Napıyorsunuz siz ya! İnce ve titrek bir ses tonuyla cevap veriyoruz: –Biniyoz abi! –Ya! Ben, işim vardı şurda o yüzden yanaştım. –Hadiya! Biz şey sanmıştık, bizim için durdunuz! Biz tabi biraz mahçup biraz da yıkılmış bir psikolojiyle açmış olduğumuz kapıları tekrar kapatıp: -Abi, kusura bakmayın, biz yanlış analamışız, dedik. Ve biz yine mutlu bir şekilde hayatımıza devam ettik. Bu güzel hadiseyi hiiiiç unutamayız…!

Yılın en şok otostopu! Tam bir gün önce bizi kilometrelerce arabasıyla götüren Erol abi! Yaaa! Gördün mü Allahın işini! Hani şu bahsettiğimiz klimalı Hyundai. İnanılacak gibi değil. Sağ olsun, iyi izlenim bırakmışız ki, tekrar durdu ve bizi yine kilometrelerce götürdü. Onu bilmem ama biz sanki 40 yıllık ahbap görmüşüz gibi olduk. Ama tabi konumumuz gereği bu ruh halimizi fazlaca yansıtmadık. (Bu muhabbetimiz Fethiye/Ölü Deniz’ den sonra olabilir.)

Yılın en havadar otostop yolculuğu; kasası olan bir traktör. Bu bizim için çok güzel bir fırsattı. Çünkü biz doğaya açtık, adeta aşıktık. Bir arabanın içinde etrafı teferruatıyla gözlemleyemezsiniz. Ama bu, traktörde hiç sorun değil. Dağları, ağaçları, geçen arabaları tüm çıplaklığıyla görebiliyorduk. Gördüklerimiz hakkında da birbirimizle rahat bir şekilde tartışabilir yada konuşabiliyorduk. Her şey çok güzeldi de, traktör tepesinde 80-90 km gitmek zorunda kalmamız bizi fazlasıyla yormuştu. Resmen yorgunluktan bihitap düştük. Tabi şimdi akla şöyle bir soru gelebilir. Ya! Mecbur muydunuz? Kesinlikle, hayır! Çok rahat bir şekilde traktörden inip yolculuğumuza başka bir vasıta ile devam edebilirdik. Hani elimizi sallasak ellisi…Ama biz bu arabayı hiç beğenmedik bunu değiştirelim deme küstahlığına girmedik. Bize değer verip de vasıtasına alan bir kişiye bunu, biz yapamazdık. Yapmadık ta! Heyhat! Etik olmaz. Zaten bu bir otostopçuya yakışmaaaaz! Sen bir kere baştan böyle bir vasıtayı durdurup da binmezsen o başka. Ama durdurup da bindiysen gidebildiğin yere kadar gideceksin. Kural, bu!

Şimdi şöyle bir realite var. Yoluna, şehrine, gölgesine göre değişir ama daha ziyade duran arabalar kamyonlardır. Malum amcamın hayatı yollarda geçiyor. İki laklak yapayım da vakit geçsin diyen çok oluyor. Fakat kimisi farklı düşünebiliyor. Direk kasaya atlayın diyebiliyor. Olsun biz böyle bir durumda incinmiyoruz. İnsanlık adına bu da yeterli!

Yılın en fakir otostopu; Murat 124! Anadolu insanını anlatmama gerek var mı! Bir tas çorba olsa buyur diyecek yüreğe sahip. Sağ olsun neyi varsa paylaşıyor.

Yılın en baba otostopu: Abartısız söylüyorum, uçak gibiydi arabanın içi. Şavroleyle bizi Malatya’ya resmen uçurdu. İşin gizem dolu tarafı ise; bey ağabeyimiz mahpushaneden yeni çıkmış ve Antalya’ya da alacağı bir miktar para için gidiyormuş. Biz de ağabeyimizi fazlaca sinirlendirmemeye çalıştık yol boyunca. Dedim ya, özellikle o virajlarda uçarken hiiiç gıkımız bile çıkmadı. Ve Antalya..

ANTALYA

Antalya’da Mustafa Can arkadaşımızın selam ve haberiyle gittiğimiz eniştesi Rıza ağabeyle buluştuk. Akşam varmıştık ve bizi biraz da gezdirmişti. Bu ziyaret bize yetmişti. Antalya’yı yani nerdeyse tüm bölgeyi deniziyle görebildiğimiz enteresan bir manzara. Daha sonra Düden Şelale’sinin denize döküldüğü yer, harika!
Sabah Rıza ağabeyle vedalaşırken bir kez daha anladık; tanıdık, yakınlık, çevre gibi faktörler böyle bu tip yolculuklarda çok önemli.
Biz tabi gezmeye devam ediyoruz. Önce dedik Düden’e gidelim. Meğerse memleketimin şelalesi de paralıymış. İnsan üzülüyor tabi. Yalnız, şelale etkileyiciydi. Değişik açılardan zumlaya bilme imkanımız vardı. Üstten, yandan, yan alttan, önden, arkada, içinden.. Tamamen park içine hapsettikleri için akan suyu, her açıdan izleyebiliyorsunuz. Hatta akan suyun öbür iç tarafına geçip (ki yürüme yerleri oluşturulmuş) dışarısını da görebiliyorsunuz.
Antalya’ya gelmişken dedik, bi de Manavgat’ı da görelim. Gittik Manavgat Şelalesi’ne. Açıkçası hayalimdeki kadar ya da resimlerdeki ihtişamı kadar değildi. Daha devasa bir şey düşünüyordum ama güzel. Tekrar merkeze döndük ve düştük yollara. Kilometrelerce sonra şehir dışına ana yola çıktık. Duran yok. Bu durumla sık sık karşılaşılabilinir. Bu normaldir. Her zaman he deyip, el salla, araba durmaz. Biz bu durumu normal karşıladığımız için hiçbir zaman paniklemedik. Bu; bu yolların kuralıdır.
Bu arada Antalya’ya kadar 12 araba değiştirmişiz.

Otolar biraz naz yaptıktan sonra doğan model bir araba durdu. Tanıştığımız kişinin adı Bülent. Muhabbet biri. Kendisi alevi idi. Bazı konulardan biraz bahsetti. Namaz yok, oruç 15 gün ama 24 saat. Cem, içki… ama o da inanmıyordu tüm bunlara. Bunu belli ediyordu.(küçükyazılanlarsilinicek) Anladığım kadarıyla hoşuna gittiği için alevi takılıyor. Ya da alevi olduğu için hoş oluyor.  Muhabbet devam ediyor. Biz aslında bu arabayla Konya sapağına kadar gitmeye niyetliydik. Sapağı geçmiş olmak değil de, tekrar Konya sapağına kadar gelmek için otobüse verdiğimiz 600.000 lira gücümüze gitti. O kadar yolu parasız gel, sapağı kaçır, olmuyor yani. Gerçi, ben bu yollardan sonrasında Alanya istikametine çoook gittim nişanlı iken..!
Konya sapağında bekliyoruz. Aha! Bir, bir, bir Reno. Bizi alırken tedirgin hareketleri vardı. Sonradan gördük ki harbiden öyle birisiymiş. Öyleymiş , böyleymiş ama öğretmenmiş. Bekir isminde iyi birisi. Bu arada yılın en uzun otostopu idi bu. Allahın bir lütfu, sen al bizi Konya sapağından Konya’ya kadar. Bekir abinin yolu da Kırıkkale’ye doğru imiş. O da tatilden dönüyormuş. Yavaş yavaş kendimizi tanımaya başladık. Gördüğümüz kadarıyla o da bizim gibi sınırda, bocalamada. Bir ara nurcuların yazıcılar koluna takılmış. Beraber namaz da kıldık. Bizi Konya’nın girişinde bıraktı, helalleştik, vedalaştık ve o yoluna bizler yolumuza. Biz tabanlara kuvvet. Ha! Bu arada yolda iken muhabbetini yapmıştık bu asfaltlanmış yolların yapılışını. Nasıl oluyor da oluyor diye. Birazdan baktık ve anladık ki adamlar gece dememişler yol yapmaya çalışıyorlar.
Neyse biz Konya’nın merkezine adım adım ilerlerken gecenin 9’u muydu 10’u muydu bir araba durdu. Tabi biz durdurduk ve araba durunca da bindik. Öğrendik ki tempranın son modeli. Üstten pencereli, 75 milyonluk uzaktan kumandalı, sidili, ses teçhizatı var vs. vay anasını! Hasan abi zevkine düşkün, keyifli birine benziyordu. Kendisi müteahhit. Hatta üzerinde kısmen yürüdüğümüz bu yolu o yaptırmış. Onu da anlattı. Belediye başkanın yeğeni olurmuş. Gitmişler konuşmuşlar işte; Konya’nın girişi var çıkışı yok. Aha işte bu yol ve az ilerisine yapacağımız yol. Bu sorunu ortadan kaldıracak ve yapmışlar. Hem de bir hafta da  mı ne olmuş. Sağ olsun, bi de Alaaddin Tepesinin etrafında bir tur attık ve vedalaştık.


KONYA 08.08.1998 Cumartesi

Abdullah’ın ailesinin kaldığı evi bulduk. İçinde de sadece Abdullah’ın kardeşi Mehmet’i. Biraz gezdik, biraz yemek yedik derken Abdullah evine, biz Mehmet ile bir öğrenci yurduna. Uyku, dinlenme, derken öğleye doğru düğün cemiyetine gittik. Öyle denk geldi işte. Bana ilginç ama güzel gelen bir yemek takdimi oldu. Bir masa etrafında ortalama 6-7 kişi oluyor. Ortada bir tas çorba akabinde pilavüstü et, bilahere bamya yemeği sonra yine pilavüstü et ve şerbet. Tabi herkes tek bir tabaktan yiyor. Hem bereketli hem muhabbetli.
Ayrıca hesapta hiç olmayan bu cemiyette bana yabancı gelmeyen birini gördüm. Gittim, o idi. O, beni İçöz grubundan diye hatırladı.( Yıllar önce biz buraya Ahmet İçöz abi ve kalabalık bir ekiple gelmiştik, gezi maksatlı yine.)
Bilirsiniz ya da bilinir işte genelde küçüklerin zihninde büyükler daha çok yer edinir; büyüklerin zihnindeki küçüklere kıyasla. Yani küçükken o ağabeylere, büyüklere, amcalara daha hayranlıkla bakılır. Bakılır ve hayal dünyasında belirli bir yere oturtur. Neyse benim daha çok hatırladığım o şahıs; hatıra resminde ki iki kişiden biriydi. Ahmet Altınkulaç yani. Şişmanlamış, saçlarını kısaltmış. Tahir abi ise( resimdeki ikinci şahıs) askere gitmiş öğrendiğim kadarıyla. Bunlar çok iyi ilahi söylerdi. Öööyle bir duygu seli yaşadıktan sonra da vedalaştık.
Ve geziyoruz Konya’yı…Merkezde bir bakıyoruz muazzam bir bina. Afra, Kombassan binası filan hoşumuza gidiyor. Hani hep görüyoruz ya, o yıllarda migros filan diye. Biraz da bizim cenahtan görünce hoş oluyor. Vay be diyoruz o yıllarda. Konya çok değişmiş be abi!(silinecek)
Yunus A.Aksoy ile buluştuk. Sayesinde Kent’i de görmüş olduk. Tabi kent derken Yunus’un çalıştığı yerel kanalı gördük.
Sonrasında tepedeki çay, sinemadaki MİB (Man İn Black), Hacı Veyiszade efendinin türbesi, fuardaki tepetakla döndüren şeyler güzeldi. Biz yanlış hatırlamıyorsam Abdullah ile bindiğimizde bu zımbırtıya (adı kamikaze idi galiba); o kadar da heyecan vermemişti açıkçası. Yani metrelerce yukarıda durduruyor zımbırtıyı, sonra tamamen ters dönmüş bir vaziyette, tepetakla bir konumda aşağıdaki insanlara falan bakıyon..vs, işte..
Derken Mehmet, abisi Abdullah ile akraba ziyaretleri yaparken biz de Hüda ve Yunusla tuttuk evin yolunu. Bir ara Ahmet Yarıkan ile karşılaştım. Yanında Halil diye biri vardı. Tabi Halil’i şimdi görsem tanımam ama böyle gurbette ya da ne bileyim yolculukta insanın tanıdıklarını görmesi hoş bir duygu. O sebepten yazıyorum bunları.
O gece evde saat bir civarları muhabbet ediyoruz. İki kişi geldi ve uzun uzun muhabbet. Zar zor ikide yatabildik.
Sabah saat 8 civarları Ecirlilerde kahvaltı yaptıktan sonra Yunusla vedalaştık. Sağ olsun çantasını da verdi bize emaneten. İyi de oldu. Sonra Ahmet Ecirli(Abdullah’ın babası) hocamız bizi arabayla merkez dışına atacaktı ama almam gereken bir şey vardı. Gittik hemen ivedi bir şekilde onu aldık. Hala oturduğum evin duvarını süsler, ecdadımız Osmanlı tarzını andıran bu kılıç.
Hocamızla vedalaştık. Nasipse Aksaray’a niyetliyiz. Özellikle Somuncu Babayı ve Eğik minareyi göreceğiz. Bu planımızı ısrarla dile getiriyorum ki yaşadığımız olayları anbean yaşadıkça nasıl şaşırdığımızı ve nasıl da sevindiğimizi anlatamam. Yani bu Somuncu Babayı filan dedim ya; demek ki niyetimiz samimiymiş.
Derken aradan 5-6 dakka geçmedi bir Polo. Yılın en kültürlü ve rahat otostopu. Şoförümüz Selçuk Üniversitesi Dekanı Ahmet Berksoy. Kendisi en başta söyledi, anarşist; 68 kuşağından. Sosyalist; eşitlik, insan, sevgi. Dehşet; bilmediği şey yok sanki. Zavallı; çünkü determinst. Kibirli; pozitivist. Ama; harbi.
Sağda , solda, önde, arkada, altta, üstte ne varsa anlattı yol boyunca. Bizimse ağzımız açık. Bizi soldan 3 km içeride bir yere götürdü. Obrukta bir göl. Krater gölü. Turkuaz mavisinin olduğu tek göl. O kadar tatlıydı ki; görmek lazım.
Sonra sağdan biraz içerde Sultan Hanı’na götürdü. Selçuklulardan kalma tarihi bir yer. Son derece ilginç noktaları vardı. Girişteki kapıda yer olan simetrikten, işaretlemelere, mesajlara, içerdeki deve ağırına kadar. Ve ağırlığı ayaklara veren ortadaki taş.
Matematikçi ama Konya’nın taşından tut, ağacına kadar her şeyi biliyor. Keza Türkiye’yi de.

AKSARAY 10.08.1998 Pazartesi

Allah’ın lütfu üzerimizdeydi. Belki Somuncu Babanın yüzü suyu hürmetine oldu bunlar bilinmez ama bizi türbenin başına kadar getirdi hoca yani dekan. Vedalaştık orada, arkasından dua ederek.
Şeyh Hamididini Aksaray yani Somuncu Baba. Hikayesi malum. Burayı gezerken hoşuma giden bir sözü kaydetmiştim, onu da aktarayım bu vesileyle:

Ne gahri düşman elinden
Ne lütfu aşinadan bil.
Umurun Hakka tehviz et,
Cenabı kibriyadan bil.

Türbesi, çilehanesi ve diğer büyükler. İnşallah boş dönmemişsizdir. Sonra Eğik Minare. Buradan otobüsle Ihlara Vadisi’ne. Otobüsten indiğimizde 4 kişi olduk, ta ki aynı yere gelene kadar. Ümit isminde biri takıldı bize. Ihlara Vadisi’ne beraber gittik. Pazarlamacı imiş kendisi, 30 yaşında. O da uçuk kaçık biri. Türkiye’de gezmediği 5-10 yer kalmış.
Ihlara Vadisi’nde takriben 14 km gitmesek de kısmen gördük. Kenarlarında kiliseler mevcut. Dipten deresi akan serin bir yer. Buraya gelmek için geldiğimiz yere tekrar ulaştığımız da arabayla Nevşehir yoluna çıkamayacağımızı anlayınca başladık yürümeye. Arada bir tabiî ki otostop, ama tık yok. Dağların arasında 3 seyyah… Ve nihayet kesilmeyen umudun kanıtı bir traktör. Böyle ıssız bir yolda büyük bir nimet. Anında kasaya atladık tabi. Kasada köylü çalışan kadınlar var. Kısa bir süre sonra sapakta indik. Biz yine yürümeye, otostopa devam. Ve bir kamyonet; Merso. Ön taraftayız ve 5 kişiyiz. Şoför Mehmet abi yanında bir çaylak ve biz. Her ikisi de sıcak insanlardı. Yol boyunca çok sıcak bir muhabbet getiriyor bu durum haliyle. Karar değişikliği ile Aksaray’a geri dönüyoruz. Yarında nasip olursa Mehmet abi bizi çalıştığı fabrikaya çağırdı. Çalıştırmak için değil tabi gezdirmek için..
Otelde yerimizi ayarladıktan sonra akşam hava almaya çıktık. Yemek yedik(ben, adana ve tantuni yedim, Abdullah ve Hüda’ da tantuni yediler.) İtiraf etmeliyim ki adana kebap daha iyiydi. Sonrasında Aksaray’ın merkezini gezdik. Bir ara yine bizim hocayı gördük dekanı yani. Ayak üzeri yine kültürlü geçen bir muhabbet.
Sabah apar topar kahvaltıdan sonra doğru Mehmet Başol abinin mekanına.
Burası, Mercedes kamyonlarının üretildiği fabrika. Önce kafa kısmının oluşumu ofis ofis. Sonra şase kısmının oluşumu ofis ofis..
Ve sadece askeriyeye üretilen kamyonun içindeyiz. Şansa bak! Talim tepesi diye bir yer var ve biz oraya çıkıyoruz bu kamyonla. Merdivenlerden, yokuştan ama 80 derece eğim mevcut. Nasıl indik, nasıl çıktık, gözlerimiz fal taşı gibi. Hele hele, Mehmet abiyi 80 derecelik eğime sahip talim tepesine çıkarken, elinde yerinden çıkmış bir direksiyonla görünce koptuk! –Aa! Direksiyon çıktı! E, haliyle biraz da tırstık. Sonra Allah’tan tecrübeli ağabeyimiz direksiyonu yerine taktı da tepeye çıkabildik. Ne heyecandı ama!
Mehmet abi bizi Osman Ağaçlı Tesisinde bıraktı ve vedalaştık.
Kamyona bindik. Az sonra bizi Altınkaya denilen köy sapağında bıraktı. Yürüdük, yürüdük..
Yılın en somurtkan otostopu gerçekleşti. Forda scarbi mi ne idi. Şoför abi Fransa’da çalışıyor ve Aksaraylı. Yanlış hatırlamıyorsam yol boyunca iki cümle kullandı.

ANKARA 11.08.1998 Salı

Soğuk adam bizi Ankara’da bıraktı. Biraz yorulduktan sonra kendimizi Vakfın yurduna attık. Bu arada öğrendim ki Hasan Ural abi Aksaray’daymış. Görmek nasip değilmiş. Çok eskiden, 89’larda İstanbul’da tanıştığım hoş, iyi bir insandı.
Akşam Gençlik Merkezine gittik. Bu arada öğrendim ki ben de Kamu bölümünü kazanmışım. Hayırlı olur inşallah.
Luna parkta da eğlendikten sonra (yine o kadar zevk alamadık) yurttayız.
Bugün Kocatepe camine, anıtkabire ve vakfa gitmeye niyet eylemiştik. Kocatepe camine çıkarken niye o camiye Kocatepe dediklerini anlıyoruz. Cami bayağı iyi. Cumhuriyetten sonra yapılmış en büyük cami. Yalnız Osmanlı mimarisini taklit etmişler, ki gayet doğaldır bu durum. Ortada avizeden müteşekkil devasa bir top. Etrafında ufak ufak 32 tane top. Ayrıca dörtkenarında da 4 tane top. Toplam 37. Eeeee! Ne oldu şimdi saydıkta.
Anıtkabirimizi uzaktan görme şerefine nail olduk. Çok gezip görmek istediğim halde gitmek nasip olmadı. Başka bir sefer inşallah.
Vakıfta bir süre bekledikten sonra Gıyasettin Karatepe ile ki kendisi müdürdü, bir muhabbet ki sormayın. Bu muhabbetten aklımda kalan –sınırları zihnimizden kaldıralım. Her yere gidelim. Gidebildiğin her yere, senin anlayacağın. Zaten biz de bunu yapmaya çalışıyorduk.
Ankara’nın dışındayız. Murat isminde bi kamyon şoförü bizi bir müddet götürdü.

Yılın ilk tır otostopu. Ali abi. Bizi Gerede’de bıraktı. Sonra sarhoş olduğunu zannettiğimiz biri biraz daha ileriye attı. Derken ofiste oyalandık, oyalandık, saat 3.00’te Kastamonu otobüsüne bindik. Tabi 3 kişilik yer yoktu. O yüzden 2 koltukta 3 kişi oturduk ve uyuduk. Hey Allah’ım! Ne sıkıntıydı ama!
5.30 da ordaydık.

KASTAMONU 13.08.1998 Perşembe

Sabahın altısında Kastamonu’da cami arıyoruz tabi uyumak için. O cami senin, bu cami benim derken Nasrullahi… diye bir cami bulduk. Ve orda takriben 2 saat uyuduk. Bu arada gezinirken az buçuk tarihi bilgiler edindik. Eski evler çok. Camiler eski. Tarih kokuyor. Neyse uyandıktan sonra ilk işimiz Aşık Sultan Türbesine gitmek oldu.
Aşık Sultan 1116’lı yıllarda burada kale önünde şehit olmuş. Okuduğumuz kadarı ile birisi ateşe vermiş bu türbeyi. O anda valinin olsa gerek rüyasına giriyor. Yanıyorum kurtarın beni diye. Geliyorlar söndürüyorlar. Ama ayak kısmı biraz yanmış. Biz de dua ettikten sonra gittim ayak ucuna meraktan; bezleri kaldırdım, baktım yanık yok. O arada bir merak daha girdi aklıma; tabutun kapağını açmak! Tabi bu arada kimsecikler yok ortalıkta bizden başka. Açtım vesselam. Baktım sanki iki ayak gibi geldi ama tahta mı neydi! Abdullah o an baktı ve rahatsız etmeyelim deyince bir an bu laf beni irkitti. Çünkü gerçekten ayaklarıydı ama cam var arada. Türbeden çıkarken türbenin hemen karşısındaki evden biri -kapıları açın, tabutun ayak kısmını açın deyince şaşırdık. Meğerse bizim tedirginlikle bakmaya çalıştığımız bu yer zaten aleni imiş. Bu sefer girdim dikkatlice baktım, hemen hemen 1000 yıllık, şehit olmuş bir cesedin ayaklarına.
Ordan da, yallah kaleye. Bu kale de çok eski. Tüm Kastamonu ayaklarımızın altındaydı. Ve artık ortasından bir derenin geçtiği bu küçük şirin ili terk etmenin vakti gelmişti. Merkez dışına çıkıp bizi biraz ileriye atan traktöre bindik.
Otostopla arabadan arabaya derken Sinop sapağına kadar gittik.

SİNOP 13.08.1998 Perşembe

Sinop’a girerken şaşırdığım bir nokta ilginç bir görüntüsü vardı. Aynı sapsız gözlük gibi. Hüdaverdi’yi Alaaddin camiine bıraktıktan sonra Abdullah ile birlikte deniz kenarında turladık, biraz da tepeye çıktık. Maksat Sinop’u tanımak. Çok tanınır ya iki saatte!! Galiba burayı güzel kılan sade oluşu ve denizi idi.
Ve şimdi Orman kampındayız. Afra ‘dan 9 milyona aldığımız kolay kurulan kamp çadırının içindeyiz. İnsanın sığınacak bir yeri olması ne güzel! Yalnız Hüdaverdi içinde değil. O, dışında. Yani geziyor ben bunları yazarken.
Sabah kalktığımızda acele bir şekilde kendimizi Ayancık minibüsüne attık. Ayancık’tan kah yürüyerek kah arabayla ilerliyoruz. İki genç abi bizi aldı. Az biraz gittikten sonra yol ayrımında ayrıldık. Bize bir karpuz vermediler ya alacakları olsun.Oysa kasada yığınla karpuz vardı. Aradan biraz zaman geçti bir kia model araba. Kıyak araba imiş.  Seyahatimiz esnasında yanında bayan bulunan birisi daha önce hiç almamıştı bizi ama bu arabaya kadar.
Kasası plastik bidonlarla dolu bir kamyonet. Zeki ve Yusuf; sahil kenarından Doğanyurt Köyü’ne kadar onlarla gittik. İşin kötü tarafı bu yoldan araba maraba geçmiyor. Geçse de kolay kolay almıyor. Ama biz devam. Baktık olmuyor, minibüse bindik istemesek de. Ama, yani, şimdi hiç yakışıyor mu bir otostopçuya. Neyse ki sorun etmedik. Edecek halimizde yoktu zaten.
Geçmiş zaman malum, insan unutuyor, sonra anlıyor keşke bütün yaşananları yazsaydık diye… Yoksa şimdi bu gezimizin en tehlikeli bir o kadar da heyecanlı ve bir bu kadar da ibret dolu hikayesinin geçtiği yerin adını belirtmez miydim aha buraya! Mesela bizim yine üçümüzün beraber gittiği Yanık Vadisi, sonra Abdullah ile güneş tutulmasını izlemek bahanesiyle depremden önce otostopla gittiğimiz Amasya gezisi hakkında zihnimizdeki hatıralar zamanla kaybolmazdı. Olana bereket! Neyse ömür biter yol bitmez demiş böyüklerimiz ama bizim buradaki hikeyemizin kötü aktörleri böyükler maalesef, hem de köyün ileri gelenleri ve tek kafası kıyak olan dışındaki herkes…
Dedik ya, Doğanyurt’tan sonra yollar bitmiyor gari. Tabanlara kuvvet, bir ara arabaya filan bindik, yani aslında prensiplerimize aykırı ama nasiplensin dedik oranın da şoförleri.. Karanlık çökmeye başlayınca bizim de endişelerimiz artmaya başladı. Ama Allah biliyor ki, hiç birimiz de -ne olacak, aman Allah’ım eyvahlar olsun modunda değiliz. Her taraf kararmaya başlayınca bu ıssız yollarda, Allah Kerim diyoruz yola devam ediyoruz. En nihayetinde artık dedik ki; kendimizi atarız bir köye tabi köy çıkarsa karşımıza. Memleketimde köy biter mi, bitmez! Daldık karşımıza çıkan ilk köye. Karanlık çökmüş hatta yatsı civarlarıydı. Köye girdik. Bir tedirginliğimiz de -bu köyün köpekleri vardır, aman haaa! Neyse ki bişeycik olmadı. Köyün merkezindeki camiye girdik. Baktık ki içerde 3-4 kişi zevattan birileri namaz için bizi beklerlermiş adeta. Selam verdik, tanıştık, halimizi durumumuzu anlattık derken namazı da beraber kıldık. Dedik ki biz burada kalacaz, yani yapacak bir şey yok. Eyi dediler, emiceler çıktılar gittileeeer. Biz kaldık, Allahın evinde, 3 genç.
Sonra dedik ki, çıkınımızda olmadığı için bu köyün elbet bir bakkalı vardır. Gidelim ve rica edelim; bize artık, ekmek mi olur, bisküvimi olur nasipte ne varsa versin ya da satsın. Köyün bakkalını bulmamız zor olmadı elbet, nitekim bakkalın üstündeki evin kapısını çaldık. Bakkal da sağ olsun indi, sadece bisküvi vardı, onu verdi. Teşekkür ettik ve bunu bulduğumuza şükrettik Rabbimize. Tekrar camiye geldik, bigüzel soframızı kurduk ve afiyetle yedik, doyduk. Sonra ben hava almak için, dışarıya çıkıyom dedim arkadaşlara. Cami kapısının önünde öylesine gezinirken karanlığın içinden biri çıkageldi. Hani demiştim ya; köyün kafası kıyak kişisi, belki başka kafası kıyaklar da vardı ama bizim tanıdığımız tek kafası kıyak işte bu karanlığın içinden çıkagelen kafası kıyak kişi idi.
Ya! Dedi siz kimsiniz, in misiniz, cin misiniz? Dedim abi biz böyle iken böyle oldu vs. Yahu! Delikanlılar siz şöyle bi gelin bakalım, köylü sizi merak ediyor ama siz temiz çocuklarmışsınız dedi. Eh bize de, toparlanıp dediği yere gitmek düştü. O önde, biz arkada üç temiz çocuk. Şimdi temiz demişken her ne kadar bu şahıs üzerinde temiz bir intiba bırakmış olsak da aslında bu noktada ve bu konuda bir durumu parantez içinde anlatmak isterim farzı mahal. Buraya kadar hiiiç anlatmadığım hatta ima bile etmediğim bir durum var, o da şu ki: Biz yolculuk hali olduğu için üstümüze, başımıza, sakalımıza, saçımıza pek bakamamış olabiliriz. Aslında her birimiz temiz ve yakışıklı çocuklarız. Ama takdir edersiniz yol hali, görüntü biraz bozuktu ki ahali bizden tedirgin olmuş anlaşılan yine ki; biz de bu durumu yeni idrak ediyoz. Tabi yeni derken köyün merkezine vardığımızda.
Ya, ahali! Bu çocuklar temiz çocuklar, bişey yok, gelin arkadaşlar gelin.
Haydaaaa! diyoz biz kendi kendimize, biz de şaşkınız, köylüde. Yani durum onu gösteriyor. Geldik köyün merkezine, şöyle direkteki ışığın vurduğu ve aydınlığın olduğu tek yer. Biz bu aydınlık alana geldikçe kenardan köşeden bir takım insanlar belirmeye başladı ki biz hepten şaşa kaldık. Bir anda etrafımız insan doldu. Biz de sanıyoz ki; köylü uykusunda, üç kişi gelmişte çok umurlarında. Ohoooo! Köylü ayağa kalkmış anam! Toplanmakla kalmamış çalkalanmış bi de. Biz tabi, bize sorulan sorulara cevap vermeye çalışıyoz bi yandan. Ama ortam gerçekten gergin. Köyün gençleri dizilmişler, kiminin elinde sustalı var bize göstere göstere…
Neyse lafı uzatmayalım, meğer bu köye yıllar önce birileri gelmiş, caminin fayanslarını mı çalmış, pkklı mıymış neymiş. Aha! İşin özeti bu. Bizim de fotoğraflar biraz bozuk olunca köylü bu işte biş iş var deyip bir elçi yollamışlaaaar! Elçi kafası kıyak olan abi. Anladığımız kadarıyla bu durumda aralarında ki en cesur kişi de O.
Şimdi biz olayı anlatmasına anlattık ama köylünün içine bir tedirginlik girmiş ya, çıkart çıkartabilirsen. Yok, olmaz, burada kalmasınlar, dediler. Ya nolcek! İmamı bekleyelim. İmam nerde? Düğünde. Şimdi taşlar yerine oturdu işte. Biz de yatsıyı zaten cemaatle beraber kılmıştık. Neyse imama haber ettiler, imam geldi 10-15 dakka sonra. Anladık ki, oranın imamı saygın ve sözü dinlenir biri. Baktık ki, okumuş, akıllı biri. Bizi de gördü böyle temiz. Dedi ki: Çocuklar! Köylü bir kere rahatsız oldu, ben sizi jandarmaya teslim edeyim. Yok olmaz öyle şey, siz de kim oluyorsunuz, biz istediğimiz yerde kalırız diyecek durumumuz olmadığı için, tabi hocam dedik, siz nasıl uygun görürseniz:) Atladık arabaya, yani attılar bizi arabaya. Bu da yılın zorunlu otostopu olmuş oldu. En nihayetinde gittik ama bu durum bizi ziyadesiyle üzdü, gerçi bir bakıma sevindirdi. Şöyle ki, memleketimin köyüne bak be! filan dedik falan dedik ama hoca bizi jandarmaya götürürken baktık ki, gideceğimiz yol istikametinde gidiyoz yani batıya doğru gidiyoz. Bir otostopçu olarak bundan bile bir fayda umarak kendi adımıza sevindik. Sonuçta otostopçu için yeri geldi mi ne için gittiği, nasıl gittiği, ne şartlarda gittiği değil, bi şekilde gidiyor olması önemlidir. Haticeye değil neticeye bak demişler. Bi de imam, demez mi; yarın ben Bartın’a gidecem, isterseniz sizi de oraya kadar götürürüm. Aha, işte fırsatlar ülkesi!
İmam, bizi jandarmaya bıraktııı! Eyvah dedik. Bu civarın köylüsü böyleyse, jandarması nasıldır? Tek kelimeyle tırstık.
Ama memleketimin askeri,
Yanar annelerin yürekleri,
Selam verdik girdik içeri.
Gördük ki, o güleç yüzleri, cinsinden bir ruh haline girdik gayri ihtiyari. Aman Allah’ım, meğerse karakoldakilere, hasbihal edecek kişiler lazımmış. Biz “çok şükür” dedik içimizden. İçimizden derken, kulağını dayasan duyarsın yani, o cinsten…
Zaten hemen biri anlatmaya başladı askerlerden; abi işte benim sevdiğim biri var da.. sağ olsun benim iki arkadaşım,  beni kastederek –bak, senin dilinden en iyi bu arkadaş anlar. O da nişanlı. Bir an kendimi: Tanrılara bu sene kimi kurban edeliiiiim. –Bunu. -..!  şeklinde gibi hissettim. Asker direk zaten o andan itibaren beni muhatap aldı. Uzun uzun derdini, durumunu anlattı. Biz de elimizden geldiğince derman olmaya çalıştık. Bu esnada Abdullah başka bir köşede, Hüdaverdi ise –ya, bizim bilgisayarda bir arıza var, aranızda anlayanınız var mı? sorusuna karşılık olaya anında müdahale ederek vatan borcundan bir parça da olsa yerine getirmiş oldu. Asker arkadaşlar sağ olsunlar bizi biraz da karakolda gezdirdikten sonra, müsait olan bir yerde, gecenin ilerleyen saatlerinde, artık akrep ile yelkovanın bile amaaaan! dediği bir zaman diliminde uyumamıza müsaade ettiler, çok şükür!
Sabah köyün imamı geldi ve bizi dediği gibi Bartın’a kadar bıraktı. Oradan da otobüse bindik mi binmedik mi bende hatırlamıyorum.
Hatırladığım bir şey var, o da; Adapazarı’na geldiğimizde, Yeni Cami’de indik ve cebimizdeki son kuruşlarla da ıslama köfte yedik galiba…


Bu hikaye burada bitti. Ama bu 3 kişinin hikayeleri daha bitmedi nasipse. Yıl 2008. Biri (ben) Adapazarı’nda, biri (Hüda (Hüdaverdi)) İstanbul’da, biri de (Abdullah) Kanada’da. Şimdilik durum böyle! Artık, bi daha nerde, ne zaman, nasıl olur, “yaa nasip” demiş kul Ahmet. “Kimseler anlamazdı ya nasip, ne demekti?”

Bu geziden çıkarttığımız bazı tespitlerimiz oldu. Hem otostopçuluğun da bir reconu var yani…
Bu camiaya faydamız olursa, ne mutlu o gezgin ruhlara.

Otostopçunun halinden otostopçu anlar.
Otostopçulukta yolculuğun uzunu kısası olmaz. 1 metre de olsa 1000 kilometre de olsa fark etmez.
Otostopçu; ne çok umutlu olmalı; ne de çok karamsar olmalı.
Otostopçu; kendinden taviz vermemeli.
Otostopçu; yalvarırcasına hareket çekmemeli.
Otostopçu; kendisini almayan arabaya arkadan çirkin sözler söylememeli.
Otostopçunun hedefi büyük olmalı. Şehir merkez içlerine veya merkez dışlarına kadar, bütün yolculuğunu otostopçulukla yapmaya çalışmalı.
Bir otostopçu için en güzel şey bir şehirden bir başka şehre bir arabayla gidebilmesidir.
Otostopçu; teçhizatı iyi olmalı. Eksik ise onları tamamlamalı.
Otostopçu; boş durmamalı. Araba yoksa yürümeli.
Otostopçu; arabaların genelde nerede durabilirliğini iyice öğrenmeli ve bu yerlere dikkat etmeli.
Otostopçu; her türlü insana ve duruma hazırlıklı olmalı.
Otostopçu; parası veya imkanı varsa yolda yürürken omuza takılan dikiz aynalı aparattan taktırmalı.
Otostopçu; kendisini alan şoförü çok konuşarak rahatsız etmemeli.
Otostopçu; kendisini yoldan alıp belli bir yere kadar götüren şoföre teşekkür etmeli.
Otostopçu; tanışma faslını, bindikten kısa bir zaman sonra yapmalı. Zira inerken yaparsa bu yardımsever şoförün zihninde kötü bir imaj bırakır.
Otostopçu; şunu bilmeli ki, sen bu arabaya ne ilk binensin ne de son binen.
Otostopçu; ineceği yeri asla unutmamalı. Ha, unuttu! Tamam, bu sorun değil bir otostopçu için ama burada önemli olan plan ve prensiplerdir.
Otostopçu; cami, öğretmen evleri, dernek vb alternatifleri iyi değerlendirmeli.
Otostopçu; aşırı duygusallığa kapılıp (istisnalar hariç) şoförlere işte telefonlaşalım, görüşelim ..vs dememeli. Yoksa işin içinden çıkamaz.
Otostopçu; gideceği yere varmadan tanıdıklarının listesini çıkarmalı ki kalma sorunu ve masrafı olmasın.
Otostopçuluğun kitabını yazdık biz bu yollarda.
Onlar otostopçu; işin yolunu biliyorlar.




Yine üç arkadaş, bigün oturup karar vermişler. “Hiç kimsenin görmediği, bilmediği bir yere gidelim.”
Ve gerçekten de hiç kimsenin bilmediği bir yere gitmişler.    








 -abi! Nereye gitmişler? 
-dedim ya! Hiç kimsenin bilmediği bir yere!
-BİTTİ-